Papatyalara inanmayı ne zaman bıraktık biz?
Bu soru artık bir çocukluk oyununun hatırası değil; bir toplumun kendine sorması gereken ciddi bir hesaplaşma. Çünkü biz sadece papatyalara değil, birlikte yaşamanın en basit ve en insani değerlerine olan inancımızı da yavaş yavaş kaybettik.
Aynı evin içinde birbirini unutan insanlar olduk. Aynı sofraya oturup farklı dünyalarda yaşayan, göz göze gelmeden gün bitiren aileler… Babalar çocuklarıyla bir uçurtmanın ipini tutmak yerine ekranlara tutunur oldu. Anneler, vakitlerini bir ağacın altında soluklanarak değil, ışıklı vitrinlerin arasında tüketerek dolduruyor. Çocuklar ise toprağı değil, dokunmatik ekranları tanıyor artık.
Komşuluk dediğimiz şey, kapı önünde paylaşılan bir bardak çaydı bir zamanlar. Şimdi kapılar kapalı, ilişkiler mesafeli, selamlar eksik. Yaşlılar yalnız, sokak hayvanları susuz, ağaçlar sadece gölge değil artık—fark edilmeyen birer ayrıntı.
Biz geçmişi unuttukça, aslında kendimizi unuttuk. Vefayı, dostluğu, paylaşmayı birer eski alışkanlık gibi geride bıraktık. Oysa bir toplumun gücü, teknolojisinde ya da tüketim alışkanlıklarında değil; birbirine olan bağlılığında, merhametinde ve hafızasında saklıdır.
Sistem dediğimiz şey de tam burada çökmeye başlar. İnsan, köklerinden koptuğu anda savrulur. Değerlerinden uzaklaştığı anda yönünü kaybeder. Biz bugün yaşadığımız birçok sorunun kaynağını dışarıda arıyoruz ama asıl kırılma, içeride—kendi içimizde, kendi hayatlarımızda başladı.
Düzeltmek hâlâ mümkün. Fakat bunun yolu daha hızlı olmakta, daha çok tüketmekte ya da daha fazla konuşmakta değil. Bunun yolu, durup hatırlamakta. Bir çocuğun elinden tutup birlikte gökyüzüne bakmakta. Kapının önüne bir kap su koymakta. Bir büyüğün elini sıkıca kavramakta. Bir ağacın altında durup nefes almakta.
Kısacası, yeniden insan olmakta.
Çünkü biz papatyalara inanmayı bıraktığımızda, aslında kendimize inanmayı da bıraktık. Ve belki de yeniden başlamanın tek yolu, o inancı en başından, en sade hâliyle hatırlamak.



