Avucumda tuttuğum kum saatinin son taneleri, camın dibinde ağırlaşarak birikiyor. Zaman,
akmayı reddeder gibi; sanki dışarıda mavinin o bitmek bilmeyen dalga sesi bile bu sessizliği
bozmaya cesaret edemiyor. Bir yanda, yıllardır özenle dizdiğim, adına “düzen” dediğim
hayatın güvenli sessizliği; diğer yanda, o sessizliği bir kırılma sesiyle paramparça etmeye
hazır, isimsiz bir arzu.
Geçmişim, raflara dizilmiş tozlu kitaplar gibi; her biri kendi ağırlığıyla zemini biraz daha
çökertiyor. Eskiden “aidiyet” dediğim o liman, şimdi bir pranga. Tuzlu suyun aşındırdığı o
paslı zincirler, tenime her an “buradasın” diye haykırıyor. Oysa içimdeki göçebe, çoktan
yelkenlerini yırtıp gitmiş. Gözlerim halâ gerideki çapada, ama ruhum çoktan ufkun ötesindeki
o dipsiz boşluğa mektuplar karalıyor.
Zaman, kum saatindeki taneler değil artık; damarlarımda ağır ağır ilerleyen bir cıva. Bir
tarafım bu soğuklukta donup kalmak, diğer tarafım ise bu ağırlığı dışarı sızdırıp uçurumdan
aşağı bırakmak istiyor.Çatlaklar…Yıkımın habercisi değil sadece…Işık,en derin çatlaklardan
sızar.Belki de zamanın cıva gibi donmuş ağırlığı içinde,henüz form almamış ama diri bir yarın
gizlidir.Belki gelecek inşa edilmeyi bekleyen bir boşluk değil,o boşluğun içinden filizlenecek
olan,tanıdık olmayan ama şefkatli rüzgârın ta kendisidir.
Saat durdu. .Zaman geçmiyor; ben, zamanın dişlileri arasında yavaşça öğütülen o küçük, o
yorgun taneyim.
Ancak, tam o öğütülme anında, kırılan kabuğumdan sızan bir ışık var.
Şimdi, kumu tersine çevirme vakti mi, yoksa camı duvara fırlatıp zamanı özgür bırakma mı?
Ayaklarımın altındaki o görünmez çatlağın üzerinde duruyorum.Ufuk çizgisi,bir sonun
değil,her şeyin yeniden başladığı bir sınır kapısı gibi bulanık ve davetkâr.Yıkılanın enkazı
altında ezilmek yerine, o enkazdan bir başka dünya kurma ihtimali, kalbimin çeperlerinde
ürkek bir nabız gibi atıyor.
Yine o saniye. Yine o eşik. Yüzleşmek kaçmaktan daha ağır, daha keskin. Ve ben, kendi
uçurumumun kıyısında; düşüşün korkusunu değil, düşerken kanatlanma ihtimalinin o ağır, o
görkemli ağırlığını taşıyorum artık. Belki de en iyi günlerimiz, henüz hiç yaşanmamış
olanlardır.
Belki de uçurumlar, düşmek için değil, kanat çırpmayı öğrenmek için var edilmiştir. Yıkılanın
enkazına bakıp yas tutmaktansa, o enkazdan arta kalan tozla yeni bir harita çizebilirim. Kum
saatinin camını duvara fırlattığımda ortaya çıkan o tuzla buz olmuş parçalar, artık bir sonu
değil, binlerce yeni ihtimali yansıtıyor. Her bir kırık cam parçası, şimdi güneşin ışığını ayrı bir
yöne saçan küçük birer prizma.
Yeniden başlamak için enkazın içinden doğmak gerekirmiş, bunu anlıyorum. Rüzgâr hâlâ boş
iskelede uğuldayabilir, olsun; ben artık o rüzgârın sesine değil, kendi adımlarımın yere
değdiğindeki o kararlı sese odaklanıyorum.Liman sandığım yorgunluğum,aslında yolun bittiği
değil,kendimi unuttuğum bir uçurum kıyısıymış.
Ve şimdi, avucumda kalan son kum tanesini denize bırakıyorum. Gözlerimi ufkun ötesindeki
boşluğa değil, önümde uzanan o uçsuz bucaksız, henüz yazılmamış sayfaya çeviriyorum.
Çünkü biliyorum; en karanlık araf, gün doğumuna en yakın olan zamandır.Ve ben, kendi
uçurumumun kıyısında, düşmeyi değil, uçmaya başlamayı seçiyorum.
Sonra, o büyük sessizliğin içinde, içimdeki o göçebenin hâlâ nefes aldığını duyuyorum.
Eğer bu bir son ise, neden hâlâ bir şeyler filizlenmek için direniyor? Camı duvara fırlattığım o
an, aslında kendimi hapsettiğim o daracık kalıbı parçaladığımı anlıyorum. Yere saçılan kum
taneleri, artık bir zamanı değil, bir sonsuzluğu işaret ediyor. Yıkıntılarımın arasından yükselen
o toz bulutu, bir vedanın değil, yeni bir “merhaba”nın ilk nefesiymiş meğer.
Artık kaçmıyorum. Yüzleştiğim şey, o uçurumun derinliği değil, kendi içimdeki o devasa
boşluğun, aslında ne kadar çok şeye gebe olduğuymuş.
Ufka bakıyorum; gökyüzü, gün batımının o hüzünlü morundan sıyrılıp, şafağın ilk nergis
sarısına çalıyor. Rüzgâr, saçlarımdaki ağırlığı alıp götürürken, dudaklarımdan dökülen o
sessiz sözcükler havaya karışıyor: “Vazgeçtiğim her şey, aslında beni özgür bırakan birer
zincirmiş.”
Çünkü ilk defa, kanatlarımın boşluğa değdiği o mucizevi anı hissediyorum. Saat durdu. Ama
hayat, tam da o duran saatin tik-taklarının sustuğu yerde, o eşsiz sessizlikte yeniden başlıyor.
Kendi uçurumumun kıyısında, artık düşmekten korkmuyorum.Hayat bana yıkılmadan
büyümenin mümkün olmadığını öğretti.
Artık arafta değilim. Ben, bizzat yolun kendisiyim.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!