BİR ÇOCUKLUĞUMU BİLİRİM BİR DE BENİ BEKLEYEN ÖLÜMÜ
“Hayat çocukluk ve ölümden ibarettir.” okuduğum bir kitapta altını çizdiğim bu cümle, birkaç gündür zihnimi meşgul ediyor. Hayatın çocukluk ve ölüm arasında kalan kısmı ne oluyor peki? Bir varoluştan yok oluşa düşen insana, bu yolculuğunda sadece çocukluk anıları eşlik eder.
Seksen yaşındaki biri Alzheimer’ı olsa bile, çocukluk hikâyelerini asla unutmaz. Sözlerine, “ben küçükken…” diye başlar ve o çocuk onun elini bir an olsun bırakmaz.
Sırtımıza yapışan yaramaz bir çocuk gibidir çocukluğumuz. Kimimiz şefkatle onu oradan indirmeye çalışır, kimi zorla, ağlatarak onu yerinden kazımaya çalışır. Çünkü bazı çocukluklar hatırlanmak istenmez. Unutulanlar arasına atılır, fakat o çocuk hep orada durur ve hiç umulmadık yerde sobeler bizi.
“Bir çocukluğumu bilirim, bir de beni bekleyen ölümü” Diye yazmış biri mezar taşına. Ölüme giden yolda çocukluğu onu hiç bırakmamış, mezara kadar onunla gitmiş; ve o toprağa, çocukluğu iyiliğin bir nişanesi olarak göğe yükselmiş.
Mezar taşındaki o iki cümle, bir ömrün en dürüst özetidir. İnsan yaşlandıkça toprağa değil çocukluğuna yaklaşır. Neden peki?
Çocukluğunun en saf, en temiz ışığını yakalamak ister çünkü. Kirlenmemiş duygularını, yosun tutmamış düşüncelerini tekrar yakalamak ister…
Çocukluğumuz ne kadar acı içinde geçerse geçsin, yaşlandığımızda başımızı koyacağımız tek yer o çocuğun tertemiz kalbini muhafaza eden göğsü olacak.
Bir çocukluğumu bilirim, bir de beni bekleyen ölümü…



