Ateş Yok, Duman Var! / Ulviye Akcoş


    Rüstem Efendi’yle, Nalbant Fikri köyün girişinde, yol kenarına çökmüş dinleniyor, bir yandan da gelip geçenleri izliyorlardı. İkisinin de  yaşı seksenin  üzerinde. Karşıdan gelen, aynı yöne giden insanlar, at arabaları tütün yüklü eşekler geçti önlerinden.  Bu muhafazakar köyde, kızların  ve kadınların kahvenin önünden geçmeleri, çok ayıptı. Kuzey yakada oturan kadınlar hamama gitmek için,  bağların  bahçelerin arasından  dolanmak zorundaydılar. Köy, şehir merkezine çok uzaktı. Topraklar verimli, çevre çam ağaçlarıyla çevriliydi. Böyle yerlerde hayvancılık kendiliğinden gelişir. Herkes kendi çapında yiyeceğini üretiyor,  geçinip gidiyorlardı. Ormanda kuruyan ağaç dalları, yerlere dökülen çam kozalakları yakacak ihtiyacını bol bol karşılıyordu. Merkezden uzak oldukları için,  ilkokuldan sonra okuyan yoktu. Hatta köyün yarısından çoğu okuma yazma bilmiyordu. Fikri Efendi’ nin  gözleri uzağı görmüyordu. Nalbant Rüstem’in de gençliğinde  ata nal çakarken, at tepmiş dizi kırılmış,  ayak sakat kalmıştı.  Rüstem sağlam ayağını kıvırıp altına almış, diğer ayağını yola doğru uzatmıştı.  Kalkmak için bastonuna uzanırken, gözü, önlerinden geçen bir genç kız takıldı.
Rüstem Efendi:
_Fikri, karşıdan gelen kızı tanıdın mı?
Fikri, kalın camlı gözlüklerini düzeltip kızın olduğu yöne baktı. Gözlüklerini camını tükürüklediği mendilinin ucuyla silip   tekrar baktı. Göremiyorum anlamında başını salladı.
Rüstem  Efendi:
  _ Hacı İmamın kızı Hafize bu. Eteklik giymiş, dizleri görünüyor. Bir yel esse, kız bir yere takılıp düşse götü görünecek.
       Kız, diz boyu ekose etek, beyaz uzun kollu gömlek giymiş . Elinde çantası, başı önünde yolun karşı tarafından gelip geçti.
Fikri:
_ Amaan !  Bana ne! Görünse de benim gözler görmez. ( Umursamaz bir tavırla omuz silkip kolunun tersiyle burnunu sildi.)
      Tam bu sırada yol üzerindeki Berber Erol, dükkanını kapatıp bunların yanına yaklaştı .
 Erol:
_  Selamün aleyküm ağalar, yine tutmuşsunuz kahvenin yolunu. Ne kaynatıyorsunuz aranızda fısır fısır?
      Rüstem ve Fikri, berberin selamını başlarını öne sallayarak aldılar.
 Fikri:
_ Ne kaynatalım? Şundan bundan işte… Sen gördün mü lan? Hacı İmam’ ın kızını, götü görünüyormuş.
Erol pis pis sırıttı.
__ Nerde bende o şans?
         Berber başını yan tarafa çevirip bir tükürük fırlattı. Teşalı telaşlı  ceplerini karıştırdı. Evin anahtarını dükkanda  unuttuğunu söyleyip yanlarından   tam ayrılacaktı ki  Fikri seslendi…
_ Ne oldu senin kız işi?  Beyköy’ lü Çavuş’un kızın görmeye gidecektiniz. Gittin mi? Gördün mü kızı?
Erol bu konuda çok dertliydi. Sert bir dönüş yaptı.
_Gittik ya gitmez olaydık. Kız göreceğiz diye jilet gibi çektim lacileri. Sinek kaydı  tıraş, saçlar o biçim! Koca bir kutu da lokum yaptırdım, güllüsünden. Gittik dayandık kapıya. Kapıyı kız açtı sırıtarak. Aman Allah’ ım! Pişmiş kelleye eşarp bağlasan , yemin ederim daha güzel olur. Kesin kabus görüyorum, az sonra uyanacağım diye girdim içeri.
Dayı, inan olsun ne tarafa bakacağımı bilemedim.  Kahveler ağzımıza mı girdi, burnumuza mı kaçtı. onu da anlamadım. Yirmi dakika oturduk, hadi bize eyvallah!
 Rıfkı bu sözler üzerine; önce kıs kıs, sonra kıkır kıkır güldü.
-Onun anası da öyleydi. dedi.
 Rüstem ağzını toplamaya çalışarak;
_ Öyle deme oğlum, Allah’ ın gücüne gider. Berberlikle üç kuruş kazanıyorsun. Köyün yarısı zaten kel! Kızın babası Harun kadar zengin. Tek mirasçısı bu kız,. Karı dediğin iki bacak bir delik değil mi?  Al kızı, pişirsin yemeğini yıkasın çamaşırını. Sen de paraların keyfini çıkar.
 Erol:
_ Yok baba yok! Kırk tane gönlüm olsa, birini vermem para için, diyerek oradan uzaklaştı.
 Erol, dükkanın önünde  Tayyar Efendi’ yi   beklerken buldu. Selamlaşıp birlikte dükkana girdiler.  Berber,Tayyar  Efendi’nin  boynuna kirli beyaz bir havlu sardı.  Önce su püskürtüp sonra  saçları tutam tutam kesmeye başladı. Bu arada makasın ucu adamın boynuna hafifçe battı.  Tayyar Efendi sıçradı.
 Tayyar:
_ Yavaş lan ayı! Boynumu kestin!
 Erol:
_ Kusura bakma ağam, Hacı İmam’ ın kızının götüne takıldım.  Dalgınım biraz.
Tayyar:
_ Niye takıldın lan kızın götüne?
 Erol:
 _ Ne biliyim,  görenler varmış , öyle duydum.
Tayyar:
_ Nasıl görmüşler? Göstermiş mi?
 Erol
_ Ne biliyim, düşmüş mü ne!  Kısa etek giyerse görünür tabii.
Tayyar:
_ Don yokmuş demek ki  altında!
    Tayyar, evine döndü,   tahta bahçe kapısını tekmeleyerek açıp bahçeye girdi.  Karısı  leğende çamaşır yıkarken,  kızı; iki ağaç arasına gerilmiş ipe yıkanmış çarşafları asıyordu. Kız  çamaşırları asarken kollarını kaldırdıkça etek boyu biraz kısalıyor,  dizleri görünüyordu. Tayyar kızına öfkeyle bakıp  haykırdı.
Tayyar:
 _ Kız bu ne hal? Bu elbiseyi bir daha giydiğini görmüyüm. Hacı İmam’ ın kızı gibi adın çıkarsa gebertirim seni.
Tayyar’ ın karısı
_ Amaaan! Hafize’ nin adı mı çıkmış ? Niye ki?
Tayyar:
_ Kısa etek giymiş ,  altında da don yokmuş, herkes onu konuşuyor. Tövbe tövbe ezan vakti beni günaha sokmayın, işinize bakın.
    Tayyar söylenerek bahçenin sonundaki evine girdi.  O  gözden kaybolur kaybolmaz , karısı leğenin başından kalkıp  ellerindeki sabun köpüklerini eteğine sildi. Bahçe duvarının üzerinden komşusuna  seslendi.
Tayyarın Karısı:
_ Kız Nazlı, bak ne diycem; İmam’ ın kızı Hafize var ya! Evlerden ırak, kötü yola düşmüş, her yerde onu konuşuyorlarmış.
Nazlı:
_  Aaa daha neler.  Dünyanın çivisi çıktı.
Nazlı, akşam sabah doğuracak gibi görünen  karnını korumak ister gibi iki eliyle  tuttu, ablasına seslendi.
 Nazlı:
_ Ablaa! eniştem kaç gündür eve gelmiyor ya! Hacı İmam’ın kızına takılmış olmasın? Gel bak, kulağınla duy! Neler olmuş neler?
Necla’nın ablası içerden konuşulanları duyup camdan kafasını uzattı sokağa doğru bağırmaya başladı.
     Nazlı’nın Ablası:
_  Benim kocamı elimden alacak karı, daha anasından doğmadı… Hacı  İmam’ ın sürtük kızına söyleyin, korksun benden! Çırpı bacaklı şıllık, gösteririm ben ona gününü.
      Sokaktan geçen, camdan bakan insanlar dikkat kesildiler…Aralarına fısıldaşmalar oldu. Hafize herkesin iyi tanıdığı hanım hanımcık bir kız. Kimsenin aklı bu söylenenlere yatmasa da;
       Necla Hayriye ‘ ye, Hayriye, Türkan’a , Türkan nişanlısı Hasan’ a , Hasan, arkadaşı Bekir’ e , Hacı İmam’ ın kızından bahsetdi. Her aktarış farklı, ilaveli, abartılı… Zavallı Hafize’ ye; kimi, Zampara Memet’ in dostuymuş dedi,  kimi kusursuz bacaklarından, kimi daha yukarılardan söz etti.
       Kahvede, sokakta, evlerde sürekli bu konu konuşulur oldu. Derken; birilerinin vicdanı sızladı; Muhterem Hacı Efendi’ nin bu olanlardan haberi yok. Ona, kızının yaptıklarını biri anlatmalı. Anlatmalı ki bu saygın adamın şerefi böyle iki paralık olmasın… İyi de kim buna cesaret edebilir ? En iyisi  hep beraber gidip  İmam’ a  usulüyle anlatmak. İçlerinden biri( Yapmayın ağalar, belki yalandır , iftiradır, adamın huzurunu kaçırmayalım durduk yerde.) dediyse de;  Ateş olmayan yerden duman tütmez! diye anında susturuldu.
       Kahvede oturanlar, bu mukaddes görevi gerçekleştirmek için   hep birlikte ayaklandılar. Yolda onları gören kadın, kız , çocuklar da takıldı peşlerine.
       Hacı İmam, caminin bahçesinde şadırvandan aptesini almış , yüzünü kuruluyordu. Gelen topluluğu görünce merakla onlara doğru birkaç adım attı.
       Grubun  yaşlıları en önde, arkada köy halkı…Ard arda söylenen cümleler birbirine karıştı. Hacı İmam şaşkın, Hacı imam üzgün, Hacı İmam utanç içinde. Kafası önüne düştü. Hacı İmam; küçüldükçe küçüldü, ezildikçe ezildi.Cereyana kapılmış gibi bütün vücudu titredi.  Yavaşça yalpalayarak arkasını dönüp caminin bitişiğindeki evine doğru  ilerledi. Meraklı kalabalıktaki sessizliği , Rüstem Efendi’nin parazitli sesi bozdu.
Rüstem:
_ Ne yaptık biz yaa? … Ya şimdi, İmam Efendi namusunu temizlemek için kızını öldürürse?
Erol :
Tam ben diyecektim dayı, lafı ağzımdan aldın.  Olur mu olur!
Fikri:
_ Yok yaa! O kadar da değil! Bence, yarın toplar tası tarağı,  kimseye veda etmeden köyü terkeder…
Recep Usta hafif serpiştirmeye başlayan yağmura karşı eski ceketine iyice sarındı. Üzülerek lafa karıştı.
Recep Usta:
_ Hah ! İşte o zaman ayvayı yeriz. Ramazana kaldı iki ay. Bu kısa sürede, nerden imam buluruz? Teravihi kim kıldıracak?
 Erol:
Doğru dedin be dayı. Yol bozuk, köy sapa , hiçbir imam gelmez buraya. Bunu getirinceye kadar akla karayı seçtik.
Yağmur sıklaştı. Bütün gözler İmamım penceresinden sızan  sarı ışığa takıldı. İçerde ne oluyordu acaba? Akıllardan geçen çeşit çeşit korkunç senaryolar. Köylülerin bir kısmı karşı evlerin çatısına, kimi ağaçlara tırmandı. Herkes imamın evinde neler olduğunu görmeye, anlamaya çalışıyordu.
Erol:
_ Bir merdiven bulup duvara dayayalım. Biri camdan içeriyi dinlesin gözetlesin…
 Bunu duyan iki delikanlı caminin arkasındaki molozların arasından kırık dökük bir merdiven bulup getirdiler. Merdiven ikinci katın penceresinin önüne dayandı.
Erol Yanındaki  Ali Dayı’ ya,
_ Sen çık abi , ben tutayım  merdiveni. dedi
Ali Dayı:
_Oğlum bu merdiven doksan kiloluk adamı taşımaz , sen çık ben tutarım deyince, Erol itiraz edemedi.
Merdiven gerçekten çok eskiydi
 tahtaları çatlamış, çivileri  paslanmıştı.
Ali Dayı merdiveni tuttu, Erol basamakları tırmanmaya başladı. Her adımda merdiven yaylanıyor, çıtır çıtır sesler çıkıyordu. Bir, iki, üç basamak derken büyük bir çatırtıyla merdiven kırıldı. Birbirlerine sarılarak yere yuvarlanan Ali Dayı ve Erol yerden  sessizce kaldırıldı. biri burnunu, diğeri belini tutarak oradan uzaklaştılar. Bu böyle olmayacaktı,  yağmur da tam sağana dönüşünce, insanlar köyün ara sokaklarına koşarak dağıldılar.
     Eve giren İmam Efendi’yi karısı perişan halde görünce bir terslik olduğunu anlamışdı. Böyle zamanlarda İmam Efendi yemek yemez , sessizce odaya çekilir, bir demlik dolusu  demli çay içerdi.  Yine her zamanki gibi köşesine çekildi, kara kaplı kitabına daldı.  Sade imam değil, o geceyi köylülerin çoğu uykusuz geçirdiler.
   Sabah namazı okunurken, namaz kılan kılmayan köyün bütün erkekleri camiye gelmişlerdi. Herkes yerini aldı. İmam solgun ve yorgun görünüyordu. Cemaatı selamladı, namazı kıldırdı. Sonra, vaaz verdiği minbere geçti. Hafifçe öksürerek gırtlağını temizledi.
İmam:
Ey ümmeti müslüman! Bugün, şimdiye kadar  hiç duymadığınız bir Hadis İ Şerif’ i  öğrenme zamanınız geldi. Kulaklarınızı iyi açın beni dikkatle dinleyin! Bu Hadis İ Şerif der ki: BİR DİN GÖREVLİSİNİN, LOKMASINI YİYEN, ONUN YAKINI OLAN HİÇBİR KADIN VE KIZ, HER NE GÜNAH İŞLERSE İŞLESİN  ONLARIN HAKKINDA KONUŞMAK VE YORUM YAPMAK CAİZ DEĞİLDİR. HER KİM BU HADİS’ İ ŞERİFE AYKIRI DAVRANIRSA; AHİRETTE ONU, CEHENNEM ZEBANİLERİNİN ELİNDEN KİMSE KURTARAMAZ.
     Mesaj alındı. Böylece uyduruk hadislerin arasına bir yenisi katılmış oldu. İmam ayağa kalktı, cemaat onu izledi. O günden sonra İmam’ ın kızından, kimse söz edemedi.
                                         ULVİYE KARA AKCOŞ

Loading

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
ÖZGEÇMİŞ Beş çocuklu memur ailenin dördüncü çocuğuyum. Annem Bulgaristan muhaciri, babam Kırım tatarı. Sivas' ta doğup ilk ve orta öğrenimimi orada yaptım. Denizli Kız İlköğretmen Okulu'ndan mezunum. Okuma ve yazma tutkum küçük yaşlarda başladı. Tüm gelirini Koruncuk Vakfı ve Türkan Saylan Vakfı' ndaki sahipsiz çocuklara bağışladığım BİR ŞANS DAHA (şiir) , DURUŞ ( öykü) adlı iki kitabım var. Anadolu Üniversitesi' nde önlisans eğitimi aldım. Bursa Çalı Bucağı, Balıkesir Bandırma ve köylerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptım. Türkçe öğretimi, senaryo yazımı, yazarlık konularında kurslara ve seminerlere katıldım. Roman ve senaryo denemelerim var. Kızımın açtığı kreş ve etüt merkezinde yöneticilik ve öğretmen olarak çalıştım. Bir kız , bir erkek çocuğum, üç torunum var. Ümit Akcoş ile evliyim. Yerel gazetede sosyal içerikli köşe yazıları yazıyorum. ULVİYE KARA AKCOŞ
Yazı oluşturuldu 10

Bir cevap yazın

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön