Saat tam altıyı altı geçe başladı. Ne bir siren çaldı ne de gökyüzü yarıldı. Yalnızca kasabanın meydanındaki tarihi saat kulesinin çanı, o bildik ve tok sesiyle altıncı kez vurduğunda, meydandaki herkes durdu.
Kahvehanenin terasında tavla atan emekli öğretmen Remzi Bey, elindeki zarları tam masaya atacakken olduğu yerde donakaldı. Karşısında oturan berber Salih, çay bardağını dudağına götürürken duraksadı. Sokaktan geçen fırıncı çırağı, içinde sıcacık somunların durduğu tablayı başının üstünde sabitledi.
Gülten o an fırının penceresinden dışarı bakıyordu. Kasabaya henüz üç ay önce tayin edilmiş genç bir kütüphaneciydi ve insanların bu beklenmedik hareketsizliğini önce basit bir şaka, bir oyun sandı. Fakat kimsenin gözü kırpmıyordu. Rüzgâr esiyor, fırından çıkan ekmek kokusu sokağa yayılıyor, ancak insanlar heykeltıraşın elinden yeni çıkmış mermer figürler gibi öylece duruyordu.
Derken, Remzi Bey yavaşça sol elini kaldırdı. Başparmağını ve işaretparmağını birleştirip havada görünmez bir halka oluşturdu.
İki saniye sonra Berber Salih de aynı hareketi yaptı. Sol el, görünmez halka.
Ardından fırıncı çırağı. Sonra kaldırımda duran pazarcı kadın, manifaturacı, sokak lambasına yaslanmış duran lise öğrencisi… Meydandaki kırk altı kişi, aynı anda, hiçbir ses çıkarmadan sol ellerini havaya kaldırıp o küçük, hayali halkayı şekillendirdiler.
Gülten’in sırtından aşağı buz gibi bir ter süzüldü. “Neler oluyor?” diye bağırmak istedi ama sesi boğazında tıkandı. Fırındaki usta da yanına geldi, o da bakışlarını dışarı dikmişti.
“Fikret Usta,” dedi Gülten fısıltıyla. “Meydandakilere bak… Ne yapıyorlar?”
Fikret Usta cevap vermedi. Yavaşça sol elini kaldırdı. Gülten dehşetle geriledi. Ustanın göz bebekleri tamamen büyümüş, bakışları derin ve boş bir noktaya sabitlenmişti. O da görünmez halkayı oluşturdu.
“Usta!” Gülten adamın kolunu sarstı. Fikret Usta tepki vermedi. Kolunu Gülten’in kavrayışından kurtarmadı bile; kaskatı, adeta bir trans halindeydi.
Gülten fırından dışarı fırladı. Sokağa çıktığında rüzgârın sesi dışında hiçbir gürültü yoktu. Arabalar çalışmıyor, kuşlar bile çatılarda tünemiş, aşağıyı izliyordu. Kasabanın üstüne devasa, görünmez bir kubbe çökmüş gibiydi.
Meydana doğru birkaç adım attı. Remzi Bey’e yaklaştı. “Remzi Bey! Kendinizde misiniz?”
Remzi Bey duymuyordu. Ancak Gülten ona dokunduğu an, meydandaki herkes aynı anda başını Gülten’e doğru çevirdi. Kırk altı çift göz, aynı anda tek bir noktaya kilitlendi. İnsanların yüzünde ne bir öfke ne de bir korku ifadesi vardı; sadece ezici, mutlak bir uyum.
Aynı anda, tek bir ses gibi konuşmaya başladılar. Ağızları neredeyse hiç kıpırdamıyordu ama ses kasabanın taş duvarlarında yankılandı:
“Zincir tamamlanmalı. Üçüncü halka eksik.”
Gülten adımlayarak geri kaçmaya başladı. “Siz delirmişsiniz! Hepiniz çıldırmışsınız!”
“Dışarıda kalan soğur,” dedi kalabalık, yine tek bir ağızdan. Sesleri bir insan sesinden çok, rüzgârın boğuk uğultusuna benziyordu. “İçeride olan ısınır. Zincir birleştirir.”
Gülten kütüphaneye doğru koştu. Ağır ahşap kapıyı arkasından kapatıp sürgüyü çekti. Kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpıyordu. Camdan dışarı baktı. Kalabalık onu takip etmemişti. Meydanda durmaya, ellerini havada tutmaya devam ediyorlardı.
Bir saat geçti. Havanın kararmasıyla birlikte kasabaya derin bir soğuk çöktü. Gülten kütüphanenin köşesinde sindiği yerden meydanı izliyordu. Kimse kıpırdamıyordu. Ne bir çocuk ağlıyordu ne de biri yorulup kolunu indiriyordu. Zaman kasaba için durmuştu; sadece o tek bir fikrin etrafında dönüyordu.
İkinci saatin sonunda Gülten’in zihninde bir fısıltı belirdi. Önce dışarıdan geldiğini sandı. Ama hayır, fısıltı doğrudan kafasının içindeydi. Kendi sesi değildi bu; yüzlerce insanın aynı anda kurduğu o tek sesli cümleydi:
Soğuksun. Dışarıdasın. Yalnızsın.
“Hayır,” dedi Gülten başını ellerinin arasına alarak. “Ben delirmedim. Onlar delirdi. Kolektif bir cinnet bu. Birkaç saate geçecek.”
İçerideki mantık akıldır. Dışarıdaki mantık deliliktir.
Fısıltı güçlendi. Gülten kulaklarını kapattı ama ses kulaklarından girmiyordu ki. Düşüncelerinin dokusuna sızıyordu. Mantığı, tek başına kaldığı için bir anlam taşımıyordu artık. Eğer bir kasabada herkes aynı gerçeğe inanıyorsa ve sadece bir kişi aksini düşünüyorsa, gerçek hangisiydi? Kırk altı kişinin gördüğü mü, yoksa tek bir kişinin sığındığı akıl mı?
Gece yarısına doğru kütüphanenin kapısı çalınmadı. Ama Gülten dışarıdaki insanların adımlarını hissetti. Hepsi kapının önüne dizilmişti. Kapıyı zorlamıyorlardı. Sadece bekliyorlardı. Kendi zihninin kendi kalesini yıkmasını bekliyorlardı.
Gülten ayağa kalktı. Ellerinin titrediğini fark etti. Aynaya baktı. Yüzü bembeyazdı, göz altları morarmıştı. Yalnızlık, mantığından daha ağır gelmeye başlamıştı. Bütün o insanların paylaştığı o devasa, karanlık ama huzurlu bağın dışında kalmak, ona çıldırmaktan daha korkunç geliyordu.
Sürgüyü yavaşça çekti. Kapıyı açtı.
Meydandaki tüm ahali kapının önündeydi. Remzi Bey, Berber Salih, Fikret Usta, sokaktaki çocuklar… Hepsi ona bakıyordu. Sol elleri hâlâ havadaydı. Meydanın ortasında, tam kule saatine bakan kısımda tek bir kişilik boşluk bırakılmıştı.
“Neden?” diye sordu Gülten. Sesi cılız çıkmıştı.
Remzi Bey gülümsemedi, çatlamış dudaklarını araladı: “Çünkü yalnız akıl, sadece kendi yankısını duyar. Biz ise birbirimizi duyuyoruz.”
Gülten merdivenlerden indi. Taş döşeli yolda yürürken soğuk artık onu üşütmüyordu. Kendisi için bırakılan o boşluğa adım attı. Sağında Remzi Bey, solunda Fikret Usta vardı.
Etrafındaki kırk altı insanın nefes alıp verişi tek bir ritme girdi. O an Gülten, zihnindeki o son direnç duvarının da yıkıldığını hissetti. Artık korkmuyordu. Yalnız değildi. Şüphe yoktu, sorular yoktu, dünyanın karmaşası yoktu; sadece bu muazzam, pürüzsüz bütünlük vardı.
Yavaşça sol elini kaldırdı. Başparmağını ve işaretparmağını birleştirdi.
Görünmez halka kapandı. Zincir tamamlandı. Ve kasabada en son kimin akıllı kaldığının artık hiçbir önemi kalmadı.

