Suna, elleri karnının üzerinde pencere ardından kuşları izliyordu. Radyonun sesini kısıp camı araladı. Kış ha geldi gelecek, sonbaharın son yaprakları da düştü düşecekti. Geride bıraktığı yıllara üzülmeyi bırakalı çok olmuştu. Geçmişini değiştiremeyeceğini kabullenmesinden başka bir şey gelmiyordu elinden. Yine de yılın en soğuk mevsimini beklerken içinin üşümesine engel olamıyordu. Zar zor ayakta durabildiği bugünlerde güzel bir şeylerin olmasını o kadar istiyordu ki.
Kuşların daldan dala sıçrayışlarını izlerken tam o sırada bir yaprak süzüle süzüle inmişti toprağa.
“Tamam ya, buldum.” dedi. “Adı Yaprak olsun. Kız olacak hissediyorum.”
Kendi kendine konuşmaları çok olurdu, soru sorar, cevaplar, hatta söylenir, bazen de yaptıklarını onaylardı. İşte şimdi de öyle olmuştu. “Çay demlenmiş midir ki acaba?”
Pencereyi kapatmıştı. Dizlerinde çocukluğundan kalma battaniyesi, elinde bir bardak çayla evinin arka bahçesindeki ağır aksak akışı izliyordu. Kuru ağaç dallarının rüzgârda salınışını, kuşların bir gelip bir kaybolmasını, bulutların yavaş yavaş yer değiştirmelerini, yerlere düşen kahverengi turuncu yapraklar gölünü… Çayını içip içini ısıttıktan sonra radyoyu kapattı. Üzerine kabanını geçirip arka bahçeye çıktı. Mevsime veda yürüyüşü yapmak istiyordu epeydir. Haftalarca yağan yağmur, yaprakları kayganlaştırmıştı. Dikkat ede ede adımlarken gittikçe yaklaşan bir ses duydu. Köyün son minibüs seferi olduğunu düşünerek ön bahçeye doğru yürümeye başladı. Evet, gelen köyün tek toplu taşıma şoförü Lokman amcasıydı. İlçeye her gidişinde amcası ondan para almak istemediği için gizlice bir yere koyardı yol parasını. Sonra inerken parayı şuraya bıraktım deyip yerini söylerdi amcası bulsun diye. Utanıyordu artık, herkese sürekli yük olmaktan, insanları kendisine yardım etmek zorunda bırakmaktan utanıyordu. Çevresindeki herkes geçim derdindeydi, kimse varlıklı değildi ki. Hem olsalar bile ne mecburiyetleri vardı onu da taşımaya.
Köy meydanına varmadan yol kenarında durdu minibüs. İçinden elinde bavuluyla bir kadın indi. Suna’ya doğru yürümeye başladı. Gözlerine inanamıyordu, gelen annesi miydi yoksa? Nasıl gelebilmişti ki, babasını nasıl ikna etmişti? Yoksa habersiz mi gelmişti kaçıp?
Karnındaki çocuğu unutup birden koşmaya başladı kadına doğru. Birkaç metre kalmıştı ki soluk soluğa durdu. Annesi değildi gelen, annesinden iki yaş küçük teyzesiydi. Elindeki bavulu bırakmış gözleri nemli, bakıyordu Suna’ya. Yıllardır görüşmemişlerdi. Sımsıkı sarıldılar. Heyecandan konuşamıyorlardı.
Uzak bir şehirde yaşıyordu teyzesi. Suna ailesini karşısına alarak yaptığı kimselerden habersiz evliğinden sonra rahmetli anneannesinin köydeki bu evine sığınmıştı. Gidecek başka bir yeri yoktu çünkü. İlçede, şehirde aylarca iş aramıştı ama bulamadı. Karnında bebeğiyle çaresizce geldiği bu köyde insanlar haline acımışlar, ona yardım etmişlerdi. Ama bu nereye kadar devam edebilirdi ki? Suna mahcupluğundan insan içine çıkamaz olmuştu. Teyzesi gelmişti ya artık. Acıları hafiflemişti.
“Keşke annemi de alıp gelseydin.” dedi. Teyzesi eşarbıyla gözyaşlarını kuruluyordu. İçeri girdiklerinde camın önündeki somyaya oturup soluklanan kadın etrafı incelemeye başladı. Annesi vefat ettiğinden beri ayak basmamıştı köyüne. İşten güçten, araya giren kilometrelerden bir türlü gelememişti. Demek bugün gelecektim, diye düşündü. Gelmişti ve yaraya pansuman yapıp dönecekti, mecburdu çünkü gitmeye. Kocası, çocukları, torunları onu beklerdi.
“Gitti dediler Suna’m senin için. Önce inanmadım. Baktım ablamın gözyaşı dinmiyor. İşte o zaman anladım. Olmuşa ölmüşe çare yok bilirsin. Şimdi neler yapabiliriz, oturup konuşalım. Zaman her şeyin ilacı. Üzme artık kendini.”
Ellerini Suna’nın karnına koydu. Bebeği sevip torunlarını uyuturken söylediği ninniye başladı sonra:
“Ninnilerin merdanesi ninni
Annesinin bir tanesi
Mini mini kızım ninni
Benim güzel yavrum ninni
Ninni desem nihal olur ninni
Açar güller bahar olur
Kızım uyumazsa ne hâl olur
Adı güzel yavrum ninni…”
Öyle güzeldi ki sesi. Berrak akan sular gibi; açık bir gökyüzü, taze fesleğen kokusu, yeşil manzara yolcuğu, uyku ortası en güzel rüya gibiydi sanki.
“Hadi dedi, bir ayva kopar gel bahçeden de yiyelim. Özledim tadını.”
Demek teyzem görmüştü ayvaları gelirken, diye düşündü Suna. Belki de görmemişti ama hissetmişti çocukluğundan beri orada olduklarını. Köyde ayvalar hep erkenden büyürdü. Bazı insanlar gibi…
Gitti, ulaşabildiği en büyük en güzel ayvalardan iki tane kopardı. İşte tam o sırada gördü onu. Yeşil, yemyeşil bir yaprak tek başına ve soğuğa inat tutunmaya devam ediyordu.


