Seçtiği hayatı yaşıyordu o. Her sabah güneş doğmadan hemen önce uyanıyor, mütevazi evinin bütün pencerelerini açıyor, yatağını topluyor, kişisel bakımını yaptıktan sonra saksıdaki çiçeklerini suluyor, minik balkonunda kahvesini içiyor, ardından üzerini giyip ekmek ve gazetesini almaya gidiyor, kahvaltısı yapıp saatlerce kitap okuyordu. Ve ben bütün bunları nereden mi biliyorum.? Tam altmış üç yıldır tanıyorum onu. O benim annem; adımı unutan, kim olduğumu unutan ve her sabah aynı şeyleri yapmayı asla unutmayan annem.
İş yoğunluğumdan dolayı kendisini iki haftada bir ziyaret edebiliyorum. Bir gecelik yatılı misafirim annemin evinde. Misafirim çünkü o beni tıpkı bir yabancıymışım gibi karşılıyor, içeri davet ediyor. “Aç mısınız?” diye sorup cevabımı beklemeden mutfakta bir şeyler hazırlıyor. Sevdiğim yemekleri yapıyor bazen ama küçükken bu yemekleri sevdiğimi bilmeden. Salondaki konsolun üzerinde birlikte çekildiğimiz fotoğraflar var. Hiçbirini kaldırmamış. Çerçevelerin içinden bakıp geçmişten bir gülümseme yolluyorlar bize.
Hatırlamıyor beni, uzun uzun bakıyor yüzüme, bazen dalıp gidiyor ama gözlerine baktığımda anlıyorum ki sokaktaki bir yabancıdan farksızım ben onun için.
Kırklı yaşlarımın sonunda uzak bir ülkeye gidip yıllarca ziyaret etmemiştim onu. Haklı olarak, döndüğümde çok soğuk davranmıştı bana. Yıllar geçtikçe de aramızdaki mesafe uzadı ve sonunda geçmişe dair bir şey hatırlamaz oldu annem.
Şimdi tam karşımda oturuyor. Minik oturma odasındayız. Dışarıda feci bir yağmur var ve camlara vurup kayan yağmur damlalarını izliyoruz birlikte. Önümdeki sehpada duran bir bardak çayıma bakıyorum. Baktıkça soğuyor. Tıpkı annemin bana baktıkça soğuyan bakışları gibi.
Yıllar önce bizi terk eden babamın hayatta olup olmadığını bilmiyorum, bir kardeşim de yok. Sadece annem ve ben. Bu küçücük evin küçücük odasındayız ve annem ilk kez bana bakıp gülümsüyor.
Günlerden pazar. Birazdan yola çıkacağım ama bu sefer buraya temelli geri dönmek üzere…


