Katılımcılar ve onların yerinde olan keyifleri. Aman ne hoş, ne hoş! Heybelerini, kalabalık bir
gruba ait olmanın tarifsiz keyfiyle doldururken, bonus olarak da değerli hissetmenin karşı
konulmaz hafifliğini ceplerine tıkıştırıyorlar. Hesapladıklarına göre, bu stok onlara haftalar
boyunca yetecek. Tabi şimdi baktığınız zaman, bu oturumlara kim bilir kaçıncı katılışları.
Görünüşte, içinde olduğu ortamı bir ben yadırgıyorum. Doğaldır, benim ise bu ilk katılışım ve
her nedense, kendimi kurtlar sofrasına düşmüş, ağzı süt ve kekiğin bir çeşit karışımından kokan
minik bir kuzu gibi hissediyorum. Saatlerdir buradayım ve vakit çok yavaş ilerliyor. Aslında
sıkılıyorum da denemez. Ama hemen şimdi ‘bitti’ deseler, hiç şikayetçi olmazdım. Ömrümde
ilk defa anlıyorum ki, bir sürüye dahil olmanın benim için fazla bir önemi yokmuş. Bugün
burada bir kurt olmanın da en az kuzu olmak kadar anlamsız olduğunu keşfediyorum.
Belli bir aşamaya gelindi ve artık sona yaklaşıyor olduğumuzu umuyorum. Ancak bir sorunum
var Houston. O da nesi? Her katılımcının ayağa kalkıp küçük bir konuşma yapması gereken bir
aşamaya gelmişiz. Neden konuşmak zorundayım ki? Sadece dinlemeye devam etseydim olmaz
mıydı? Bu sessiz isyanım hiç kimseye ulaşmıyor ve bu yüzden bir karşılık bulamıyor. Bir şeyler
geveleme sırası, boşlukta süzülen avare bir gök taşı gibi son sürat bana doğru yaklaşıyor.
İçimden konuşma provası yapıyorum, ama işler iyi gitmiyor. Sırası gelen konuşmacının
sesinden dikkatimi toparlayamıyorum bile. Ne söyleyeceğimi hiç bilemiyorum. Heyecanlı
değilim aslında. Nicedir topluluk önünde konuşmaya alışkınım neticede. Ancak, konu şu anda
buna alışkın olmam ya da olmamam değil. Dedim ya; ne söyleyeceğimi bilemiyorum sadece.
Aklıma günün anlam ve önemine uygun sözcükler gelmiyor. Tedirginliğim bu yüzden. Kalbim
yerinden çıkacak gibi çarpıyor.
Bazen her şeyi bildiğimi sanırım safça. Bazen ise hiçbir şey bilmediğimi. İkisi arasında bir
denge kurmakta hep zorlanmışımdır. Ya büyük bir coşku vardır içimde, ya da beni
paçalarımdan tutup aşağı çekmeye çalışan kaskatı bir karamsarlık. Bu ikisini uzlaştırmakta da
zorlanmışımdır. Bugün karamsar bir günümdeyim ve iyiden iyiye bu işi kıvıramayacağıma
inanıyorum. Ayağa kalkınca kopya çekerim diyerek kaleme ve kağıda sarılıyorum. Ama
beyhude bir çabadan öteye gitmiyor bu niyetim. Kalemin ucundaki mavi mürekkep, o
bembeyaz kağıdı kirletemeye layık olmadığını düşünüyor sanki. Kime çektiyse? Zeki ama
çalışmayı sevmeyen o haylaz öğrencileri şimdi daha iyi anlıyorum. Hep iyi günümüzde
olsaydık, arada bir hile yapmak zorunda hisseder miydik hiç? Kendimi yeni bir paradoks
keşfetmiş gibi hissediyorum.
Çareler aramak için artık çok mu geç? Benden önceki son konuşmacı olan hayali arkadaşım
Kabul Kültüroğlu da ayağa kalktı. Öylesine kötü bir konuşma gerçekleştiriyor ki, bu beni biraz
olsun rahatlatıyor. Başkası adına utandıran, bugünü hatırladıklarında bir taraflarıyla gülecekleri
tek kişi ben olmayacağım neyse ki. Ama oh olsun o zibidiye. Zaten onun yüzünden gelmedik
mi buralara! ‘Tamam ben de geleceğim’, dedirtene kadar yakamı bırakmamıştı deli herif. Şimdi
kürsüde o kadar büyük saçmalıyor ki, kulaklarıma inanamıyorum. O da bunun farkında ve
konuşmasını bir an önce sonlandırmak ve sözü sıradakine, yani bana bırakmak istiyor. Bu
fırtınadan kaçıp kurtulmak, kendini güvenli bir limana atmak istiyor. Beni yakmak pahasına da
olsa, rahat bir koltuktan ibaret olan o konfor alanına geri dönmek istiyor. Köşesine çekilip
sinmek, her şeyi bir çırpıda unutmak istiyor. Evet, vaktim düşündüğümden daha az. Bir çare
bulamaya yetmeyecek kadar az.
O da hiçbir zaman konuşma insanı olamamıştır, tıpkı benim gibi. Biz daha çok düşünme ve
yazma insanlarıyızdır. Ve hep geniş zamanlara ihtiyacı duyarız derdimizi anlatabilmek için.
Bize makul bir zaman verin ve o kalın defterleri saçmalıklarla dolduruşumuzu izleyin. Ama
konuşmak mı? O şöyle biraz ötede dursun. Binlerce kelime içinden en doğrularını bulup
seçmek ve bunu bir kaç saniye içinde yapmak mı? Atomu parçalarım daha iyi. Bazen bir
düelloya benzediği olur bunun. Belki de bir tek ben benzetiyorumdur dünya üzerinde. Nasıl mı
benzetirim? Karşınızdaki, yalnızca kendi söyleyeceklerine odaklanmış bir vaziyetteyse.
Sırasının gelmesi için, sözcüklerinizin tükenip çenenizin kapanmasını bekliyorsa. O sırada ne
söylemekte olduğunuzun onun için hiç bir önemi yoksa ve dinliyormuş gibi yapıyorsa. İşte o
zaman benzetirim. Hedefi tutturmak için tek bir atış şansın olur böyle zamanlarda. Sözlerinizle
muhatabınız üzerinde bir etki yaratamazsanız, onu kendi fikir ekseninize çekemediğiniz gibi
derin düşüncelere de sevk edemezsiniz. Konuşmanın tüm hakimiyeti onun olacaktır bu yüzden.
Ve böylece, söz sırası ona geçtiği için düelloyu o kazanmış sayılacaktır. Ne yazık ki sonsuza
kadar onu dinlemek zorundasınız artık. Konuşmayı becerebilen o yetenekli insanlar,
kafalarında çalan kırk çeşit türküyü nasıl susturuyorlar acaba? Her şeye rağmen, bunu takdir
ettiğimi saklayamam.
Çember şeklinde dizilmiş koltuklara oturmuş ve birbirimizi izliyoruz. Katılımcıların içlerinde
her çeşitten insan var. İlk bakışta iyi izlenim bırakan yüzler. İlk bakışta iyi bir izlenim
bırakmasına rağmen, birilerine kazık atma potansiyeline sahip olan ve bu sebeple, aslında hiç
iyi olmayan yüzler. İlk bakışta kötü bir izlenim bırakan yüzler. İlk bakışta kötü izlenim
bırakmasına rağmen, altından birer kalp taşıyan o yüzler. Ama siz benim böyle konuştuğuma
bakmayın. İlk intibalar beni o kadar çok ilgilendirmiyor artık. İnsanları dış görünüşlerine göre
değerlendirmeyi bırakalı çok oldu. Bu karşımdakiyle alakalı bir durum değil. Bu tamamen
kendimle alakalı bir durum. Göz göre göre tekrarladığım ve bu yüzden bir alışkanlık haline
getirdiğim bir hatayı hayatımdan çıkartmakla alakalı bir durum. Hak ettiğim saygıyı kendime
yeniden kazandırmakla, kendimle barışmakla alakalı bir durum. Bırakıyorum artık.
Bırakıyorum ki herkes şovunu yapsın. Eteğindekileri döküp saçsın. Ben ondan sonra veriyorum
puanını. Peşin hükümlü olmak yok artık hayatımda. Yoruldum.
Belki de bir mazeret sunarak hiç kalkmamalı ayağa. Mesela boğazımı işaret ederek
konuşayacak kadar kötü bir faranjit geçirdiğimden dem vurabilirim. Bakarsın bir yalancı
öksürük bile tutar beni. Veya şakaklarımı ovalama numarası yapar -migrenim olmamasına
rağmen- migrenim azdı diyebilirim. Veya şimdi kalkıp salonu terk edersem konuşmama da
gerek kalmaz. Ama bu şekilde davranmak, kötü bir konuşma yapmaktan daha utanç verici değil
mi? Aynada kendime nasıl bakarım sonra? En güzeli kalmak ve ayağa kalkmak. Mikrofonu
almak ve herkese teşekkür etmek. Bu grup terapisinin, kendini yalnız hissetmekte olan deliler
için büyük bir nimet olduğundan, sırf bu yüzden bile övgüyü hak ettiğinden filan bahsetmek.
Bunları söylemek büyük çaba gerektirmez. Evet, en mantıklısı bu olacaktır. İyi ki aklıma geldi.
Demek ki en zavallı halimle bile kesin çözüm üretebilen bir kabiliyete sahibim. Gurur
duyuyorum kendimle.
Ve artık ayaktayım. Herkes bana bakıyor. Ancak, nasıl olduysa işler düşündüğüm kadar kötü
gitmiyor. Hatta iyi gidiyor bile denebilir. Aralarına yeni katılan bu deliyi herkes tanımak
istiyor. Ben daha merhaba deme fırsatı bile bulmadan, bana sorular yöneltmeye başlıyorlar.
Daha birini cevaplamadan bir başka soru geliyor karşıma. Sözümün kesiliyor olması
umurumda bile değil. Bana istediklerini sorabilirler. Hepsi de bildiğim yerden geliyor neyse ki.
Bugüne kadar bin kere anlattığım şeyleri yeniden anlatıyorum. Hiç zorlanmıyorum. Yeni
cümleler yaratmak zorunda değilim. Hazır cümleler kullanıyorum. Sonuçta kendi hayatıma
dair ayrıntı bunlar. Neredeyse ezbere bildiğim şeyler. Nerenin delisiyim? Ne kadar zamandır
deliyim? Delilikten başka ne iş yapıyorum? Delilikteki amacım, hedefim nedir? Daha iyi bir
deli olmak için neler yapıyorum ve ilerde nasıl bir deli olmak istiyorum? Vesaire vesaire.
Ayakta en uzun kalan kişi ben oluyorum böylece. Bu yabancı deli, bir anda herkes tarafından
benimsenip seviliyor. Kendine olan güvenine, hayata bakışına ve deliliğine hayran kalıyorlar.
Oturumlardan sonra yanıma gelip benimle tanışmak, birkaç çift laf etmek isteyenler bile
çıkıyor. Hayali arkadaşım Kabul Kültüroğlu da kıskançlığından çatlıyor. O da bugün burada bir
ev sahibi sayılır. Buna rağmen, bu seanslara tekrar gelmek isteyeceğini sanmıyorum. En
azından beni gelmem için yine zorlamayacaktır.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!