Sema ve kocası yıllardır biriktirdikleri paranın üzerine bankadan kredi alıp, “Cennetten bir Köşe “ diye satılan muhteşem siteden bir ev almanın mutluluğunu iki yıldır yaşıyordu. Ev çok kullanışlıydı, komşuları iyi insanlardı. Lüks bir sitede yaşamak güzeldi doğrusu. Yeni eve yeni eşyalar almışlardı. Epey pahalıya mal olmuştu ama değmişti doğrusu.
Karlı bir kış günü, akşam işten dönünce yorgun ama keyifli bir şekilde yemeklerini yediler. Ankara’da üniversite öğrencisi olan oğulları Mustafa ile rutin, günü kapatma konuşmalarını yapıp, birbirlerine güzel bir gece geçirmelerini dileyerek telefonunu kapattılar, huzur içinde uykuya teslim oldular.
Uyandıklarında her yer zangır zangır sallanıyordu. Ne oluyor demeye kalmadan, yatağın üzerine devrilen dolabın, indirdiği darbe yüzünden bilinçleri kapandı. Dolap kapakları açılmış, içindeki elbiseler sonbahar yaprakları gibi oraya buraya savruluyordu.
O gün Mustafa’nın sınavı vardı. Sabah erkenden kalkmış, ders çalışıyordu. Mustafa derslerine, sınavlarına çok titiz bir öğrenciydi. Notları da hep yüksek oluyordu. Yine dersinin başındayken arkadaşı odasına geldi.
Günaydın, nasıl gidiyor çalışman?
Tekrarları bitirmek üzereyim. Sonra ara verip kahvaltı yapacağım.
Boşver tekrarı, bu sınav çok önemli değil galiba. Gel biraz sohbet edelim.
Ne sohbeti oğlum, meşgul etme beni.
Şey, Hatay’da deprem olmuş.
Gerçekten mi, çok şiddetli değildir inşallah.
Televizyonda büyük bir deprem diyorlar. Annenleri arayalım, bir sıkıntıları var mı acaba?
Böyle mi söylenir oğlum, korkutma beni, hemen arıyorum… Çalıyor… Açan olmadı.
Telaşlanma, bir daha ara.
Yine açan yok. İkisinin de telefonu cevap vermiyor. Bir şey mi oldu acaba?
Dur hemen paniğe kapılma, açarlar. Meşgullerdir.
Annemler benim telefonumu açmadan edemezler, hiçbir işleri buna engel olamaz.
Tamam ben de arıyorum. Bak görürsün şimdi açacaklar… Açmıyorlar.
(Aslında arkadaşı, internetten büyük bir yıkım olduğunu öğrenmişti. Mustafa’nın ailesini de defalarca aramıştı. Arkadaşına söylemeden önce durumu öğrenmeye çalışmıştı. Mustafa sınav günü, dünyadan bihaber olduğu için, bu olanları duymuş olması olası değildi. Ama durum çok vahimdi. Gün ağardığından beri televizyon yıkıntıları gösteriyordu. On bir şehir yerle bir olmuştu.
Sınavdan sonra bir gidip bakmam gerekiyor.
Bu sınava gitmesen de olur, bence şimdi gidip bakalım.
Bildiğin bir şey mi var senin? Neden bu acelen?
Yok oğlum bildiğim ne olacak? Sadece merak ettim. Hem oraları bir görmüş oluruz, belki yardıma ihtiyacın olan insanlara bir faydamız dokunur..
Nereden bilet alacağım? Ben hiç bilet almadım ki, hep annemler hallediyordu.
Dur telaş yapma, ben alırım. Benim de sınavım yok bu hafta. Beraber gideriz… İşte biletlerimizi aldım. Hazırlan da çıkalım.
O gün otobüs yolculuğu bitmek bilmedi. Otobüsün yükü ağırdı, çok büyük korku, kaygı, endişe ve hüzün taşıyordu. Günlerce sürmüştü sanki yol… Yolcuların hepsinin gözleri yolda, akılları Hatay’da yaşanan can pazarındaydı. Öğlen saatlerinde şiddetli bir deprem daha olmuştu. Bunu da içleri parçalanarak duymuş, gözlerini haberlerden ayıramamışlardı. Yolcular, sayısız insanın öldüğü bir cenaze evine gitmenin hüznü, karamsarlığı ve umutsuzluğu ile bir bilinmeze doğru yol alıyorlardı. Yol boyunca internetten depremin korkunç yüzünü göre göre, içleri kan ağlayarak akşam üzeri bölgeye ancak ulaşabildiler.
Mustafa evin tek çocuğuydu, el bebek gül bebek büyütülmüş, her türlü kişisel işlerini annesi babası yapmış, ayakkabılarını bile bağlamışlardı. Liseyi bitirinceye kadar tek başına ödev bile yaptırmamış, hep destek olmuşlardı. Arkadaşlarıyla kamp tatili yapmaya gönderdikleri zaman da annesi-babası en yakın yerde bir otelde kalıp ona göz kulak olmuşlardı. Tek başına hiç bir iş yaptırmıyorlardı. Üniversiteye başladığından beri, kıyafetlerini yıkayıp ütüleyip, 15 günde bir Ankara’ya gönderiyorlardı. Kolilerle, evde hazırlanan sağlıklı gıdalar sık sık Ankara’ya ulaştırılıyordu.
Ankara’da da üç arkadaş beraber bir ev kiralamışlardı. Anneler babalar sık sık gidip evi çekip çeviriyorlar, faturaları ödüyorlar, temizliği yapıyorlar, bol miktarda yiyecek depolayıp dönüyorlardı. Çocuklara sadece derslerini çalışmak, sınavları geçmek, sinemaya tiyatroya ve arkadaş partilerine katılmak kalıyordu.
Akşam hava kararmak üzereyken vardılar mahşer yerine. Cennetten bir köşe kibrit kutusu gibi yana devrilmişti. İnsanlar, karınca misali, elleriyle cenaze gibi ortaya uzanmış olan binanın yüzünü yırtıyorlardı. Ellerinden akan kanlar, beyaz karın üzerini mühürlüyordu. Kalplerinin acısı, ellerinin acısını bastırdığı için, insanlar bunun farkına bile varmıyorlardı. Mustafa ve arkadaşı da bu hummalı çalışmaya dahil oldular. Arkadaşı olmasa Mustafa oracıkta düşüp bayılacaktı. Onun desteğiyle ayakta durabiliyordu. Enkazdan her çıkarılan depremzedenin başına kendi anne-babasını görmek için koşuyordu. Başkası olduğunu görünce elleri yana düşmüş, gözleri boşlukta uzaklaşıyordu. Her seferinde bir kez daha yıkılıyordu..
Gece boyunca, enkazın üzerine yağan karın altında debelenip durdular. Sabah olduğunda, yağan kardan sonra gökyüzü billur gibi masmaviydi. Keskin ayaz iliklerine işleyecek derecede yakıcıydı. Mustafa boş gözlerle enkaza bakarken, molozların üzerine yağmış olan taze kar, pırıl pırıl güneşi gözüne yansıtıyordu. Zemherinin ayazı, hayatı boyunca kalemden başka bir şey tutmayan pamuk ellerini uyuşturuyordu.
Enkazın başında hayallere dalıyordu Mustafa, hatırlayabildiği kırık dökük anılarla ilkokula başlamak için yaptıkları okul alışverişini hatırladı. Mustafa hep oyuncaklara dalıyor, annesi defter kalem tarafına çağırıyordu. İlkokuldan mezun olduğu gün ne kadar büyümüş hissediyordu kendini. Her şeyi biliyor olmanın verdiği gurur ağır basıyordu. Dünyada öğrenilecek başka bilgi kalmamıştı… İlk defa arkadaşlarıyla beraber lisedeyken bir tatile gitmişlerdi. Annesinin babasının onu gözetlemek için yan taraftaki otelde kaldığını bilmeden, tek başına uzaklara gittiğini düşünerek özgüveni tavan yapmıştı.
Annesinin her gün odasını toplayıp, ders programına göre araç-gereçlerini çıkarıp masanın üzerine koymasını, üniversitede okuduğu şehirde hep aramıştı. Bu işleri bir yük olarak görüyordu çünkü. Kıyafetlerini ütülemek, kirlenenleri zamanında yıkamak, ev için alışveriş yapmak hiç ona göre değildi. Ailesi üç yıldır ellerini hiç çekmemişlerdi. Peki ya şimdi ne olacaktı? Onlarsız bu hayatın yükünü nasıl taşıyacaktı? Ya parasal durumu, o ne olacaktı? Geçimini nasıl sağlayacaktı? Bunları düşünürken birden suç üstü yakalanmış gibi utanıyor, silkelenip kendine geliyordu. Ama biraz sonra tekrar kötü düşünceler aklını istila ediyordu. Sadece parasal durum değil, kendi hayatını nasıl yönetecekti, kararlarını onlar olmadan nasıl alacaktı, hadi aldı diyelim nasıl uygulayacaktı?!!!
İçi parçalanıyor, kendini çıplak ve kimsesiz hissediyordu. Yalnızlıktan üşüyordu. Öyle masum, öyle korumasız, öyle düşkün bir hali vardı ki, dünya yıkılmış, Mustafa altında kalmıştı. Nasıl kalkacaktı bu yükün altından? Kanadı kırılmış bir kuş yavrusuydu. Uçamıyordu…
İki gün boyunca bu düşüncelerin altında ezilerek enkazın başında çırpındı durdu. Nihayet, enkazdan çıkarılan anne-babasının tabutlarına sarılarak kendinden geçti.



