“Pamuk Prenses’i Yazarken Ben de Biraz Delirmiş Olabilirim”
Klasik masalların karanlık yüzünü cesur bir dille yeniden yorumlayan Kanadalı yazar L. P. Sicard, son yıllarda korku edebiyatının dikkat çeken isimlerinden biri olarak öne çıkıyor. Çocukluğumuzun masum hikâyeleri onun kaleminde psikolojik gerilimle, karanlık atmosferlerle ve insan doğasının en derin korkularıyla yeniden şekilleniyor. Özellikle Forbidden Fairy Tales serisiyle dünya çapında geniş bir okur kitlesine ulaşan Sicard, masalların yalnızca çocuklara ait olmadığını; aksine yetişkinlerin bastırılmış korkularını, arzularını ve karanlık taraflarını da yansıtan güçlü anlatılar olduğunu savunuyor. Quebec’te yaşayan ve kırktan fazla roman kaleme alan yazarla, karanlık masalların dünyasını, yazarlık yolculuğunu ve Türk okurlarla kurduğu bağı konuştuk.
— L. P. Sicard kimdir? Bize kısaca kendinizden ve yazarlık yolculuğunuzdan söz eder misiniz?
34 yaşındayım ve yazarlık serüvenimi Kanada’nın Quebec eyaletinde sürdürüyorum. Bugüne dek, bazıları İngilizce, İspanyolca, Türkçe ve Braille alfabesine de çevrilen 40’ın üzerinde roman kaleme aldım. Yazma tutkumun mimarı, bana şiirin temellerini öğreten büyükbabamdır. Onun rehberliği sayesinde henüz gençlik yıllarımda şiir yarışmaları için üç kez Fransa’ya gitme fırsatı buldum. Roman yazarlığına olan yolculuğum ise bu güçlü şiirsel temel üzerine inşa edildi.
— Yasaklanmış Masallar fikri nasıl ortaya çıktı?
Projeyi başlatan kişi, kendisi de birkaç Yasaklanmış Masal kaleme almış olan Simon Rousseau’dur. Bu fikrin ortaya çıkışı ise onun oynadığı bir video oyununa dayanır. Söz konusu oyunda bazı klasik masallar korku türünde yeniden yorumlanmıştı. Rousseau da bu karanlık ve sıra dışı yaklaşımın edebiyatta da ilgi çekici olabileceğini düşünerek projeyi başlattı.
— Masallarınızdaki karakterler gerçek insan doğasını yansıtıyor mu?
Gerçeklik çoğu zaman kurgudan daha ürkütücüdür. Bana göre gerçek dünyada karşılaştığımız korkudan daha büyük bir dehşet yoktur.
— Çocukken masallardaki karanlık unsurlar sizi korkutur muydu yoksa büyüler miydi?
Beni korkutmaktan çok büyülediğini söyleyebilirim. Kendime meydan okumayı her zaman sevmişimdir; korku filmleri izlemek de bunun bir yolu oldu.
— Size göre bir masalı “karanlık” yapan şey nedir: kan ve şiddet mi yoksa psikolojik gerilim mi?
Benim için asıl önemli olan psikolojik gerilimdir. Gerilim ve atmosfer… Yazarken en çok güvendiğim unsurlar bunlardır. Çünkü aynı olay, nasıl anlatıldığına bağlı olarak sıradan da görünebilir, son derece korkutucu da.
— Bu masalları yeniden yazarken temel amacınız nedir?
Bu, projeye göre değişiyor. Örneğin Rapunzel’de amacım okuyucuyu korkutmaktı; görsellerin ya da ses efektlerinin olmadığı basit bir kitap aracılığıyla bunu başarmak ise benim için büyük bir meydan okumaydı. Pamuk Prenses’te ise hedefim, okuyucuyu başkahramanla birlikte deliliğin eşiğine kadar götürmekti. Uyuyan Güzel huzursuzluk yaratan ve düşündüren bir bekleyiş hikâyesi olarak tasarlandı. Ali Baba kanlı bir intikam duygusunun yarattığı tatmini hissettirmeyi amaçlıyordu. Küçük Prens ise karanlığın içinden geçerek okuyucuyu duygulandırmayı hedefleyen bir hikâyeydi.
Bunların ötesinde, her zaman okuyucunun dilin güzelliğini, lirizmini ve şiirselliğini hissetmesini isterim. Ancak eserlerimin çevirilerinde bu duygunun ne ölçüde yansıtıldığını bilmiyorum; çünkü çeviriler üzerinde doğrudan bir kontrolüm bulunmuyor.
— Seride yer alacak hikâyeleri seçerken hangi ölçütleri kullandınız?
Aslında yalnızca kendi ilgim ve orijinal metni okurken aklıma gelen fikirler.
— Yazması en zor olan masal hangisiydi?
Pamuk Prenses. O kitapta amacım okuyucuyu başkahraman kadar deliliğe sürüklemekti… ve yazarken ben de biraz delirmiş olabilirim.
— Hiç “Bu kez sınırı biraz fazla zorladım” diye düşündüğünüz oldu mu?
Başlangıçta seri, okuyucuyu şoke etmeyi, provoke etmeyi ve sınırları zorlamayı amaçlıyordu. Ancak serideki kitaplardan biri Quebec’te ceza davasına konu oldu; üstelik içeriği şiddeti teşvik etmiyordu, tam tersine. Dava beraatle sonuçlandı ve Kanada Ceza Kanunu’nda bir madde değiştirildi. Bu sonuç şaşırtıcı değildi; ancak ortaya çıkan tartışma, bizi zaman zaman oto sansüre ve kurguda bile korkunun kabul edilebilirliği üzerine daha geniş sorular sormaya yöneltti.
— Evreninizdeki “kötü karakterler” gerçekten kötü mü, yoksa yalnızca hayatta kalmaya mı çalışıyorlar?
Yasaklanmış Masallar Evreni adlı paralel seri, bazı karakterlerin geçmişlerini daha derinlemesine inceliyor; örneğin Rapunzel’deki cadı Gothel. Böylece, karakterlerin nadiren tamamen iyi ya da tamamen kötü oldukları görülüyor. Kötülüğün kökleri çoğu zaman çocuklukta yatar—hayatta kalma çabası, ya da başka türlü karşılanamayan bir ihtiyaç, eksiklik ya da boşluğa verilen bir yanıt şeklinde.
— Yazarken o karanlık atmosfere nasıl giriyorsunuz?
Müzik ve ses atmosferleri, yazarken bana en çok yardımcı olan unsurlar. Yazım sürecimde her zaman onlarla birlikte çalışırım.
— Masallarınızdaki hangi karaktere kendinizi daha yakın hissediyorsunuz?
Söylemesi zor. Muhtemelen Küçük Prens’teki Edmond’u seçerdim.
— İnsanlar neden masalların korkutucu versiyonlarına bu kadar ilgi duyuyor sizce?
Korku her zaman insanı büyülemiştir. Bu masallarla, okuyuculara sevdikleri hikâyeleri yeniden keşfetme fırsatı sunuyoruz—ancak bu kez yalnızca yetişkinler için hazırlanmış bir versiyonla. Bir bakıma, zaten oldukça karanlık olan çocuk masallarının doğal bir devamı gibi.
— Masalları kullanarak modern toplumun bastırılmış korkularını ortaya çıkardığınızı düşünüyor musunuz?
Kesinlikle. Masallar, hem modern toplumun bastırılmış korkularını hem de kendi korkularımı ortaya koymak için bir araç olabilir. Ben her zaman delilikten korkmuşumdur; çünkü o, içimizde gizli bir hastalık gibi bekleyen bir olasılıktır. Bu korku, muhtemelen yazılarıma da yansıyor.
— Masalların aslında her zaman yetişkinler için yazıldığını düşünüyor musunuz?
Bence çoğu çocuklar için yazılmıştır—ama onları yetişkinlere dönüştürmek için.
— Karanlık masalların iyileştirici (katartik) bir gücü olduğunu düşünüyor musunuz?
“İyileştirme” demek doğru olur mu, emin değilim; ancak bazı okurlar, bu kitapların zor zamanlardan geçerken kendilerine yardımcı olduğunu söylediler. En azından acılarımızı başka bir bakış açısıyla görmemize ve onları göreceli kılmamıza destek olduklarını düşünüyorum.
— Size göre bir masalı “yasaklanmış” yapan şey nedir?
Sanırım ayrıntıların şiddeti ya da kanlı olması değil; okurda uyandırdığı duygudur. Rahatsızlık, tiksinti, korku…
— Klasik masalları karartırken karşılaştığınız en büyük zorluk nedir?
Zorluklar zamanla değişti. Başlarda asıl mesele, hedef kitleyi anlamak, beklentilerini keşfetmek ve bu süreçte bir yazar olarak kendimi geliştirmekti. Bugün ise asıl zorluk, yenilik yapmak—korkuyu artırmadan farklı bir şey yaratabilmek. Kırktan fazla masaldan sonra, özgünlük gerçekten büyük bir meydan okuma haline geliyor.
— Yazarken karakterlerin ve olayların karanlık doğası sizi duygusal olarak etkiliyor mu?
Genellikle kitaptan duygusal olarak uzak durmayı başarırım. Kurgu ile gerçeklik benim için oldukça farklı şeylerdir.
— Masalların karanlık yönleri bugünün dünyasına bir ayna tutuyor mu?
Gerçek dünyanın Yasaklanmış Masallar evreninden çok daha korkunç olduğunu düşünüyorum; ancak bazı durumlarda elbette bir ayna görevi görüyor.
— Bir günlüğüne yazdığınız bir masalın içine girebilseydiniz hangisini seçerdiniz?
Muhtemelen hiçbirini. Ama belki Scrooge, yalnızca geçmişe ve geleceğe seyahat etmeyi sağlayan “ektoplazma” adlı ilacı denemek için.
— Türk kültürü ve masalları üzerine bir proje yapmayı düşünür müsünüz?
Bu kesinlikle ilginç olurdu! Kariyerimin bu aşamasında okurlarım beni nereye götürürse oraya gitmeye hazırım.
— Kitaplarınızın Türkiye’de yayımlanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bunun büyük bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. Okyanus ötesinde, benim dilimden farklı bir dil konuşan okurların olması, çok az yazarın yaşayabildiği bir hayaldir. Bazen bana yazıp şu kısmı sevdiklerini ya da bir sahneden çok etkilendiklerini söylüyorlar; her mesaj bana çevrilmenin ne kadar büyük bir şans olduğunu hatırlatıyor. Türkiye’ye gelince, Türk okurların ne kadar tutkulu ve ilgili olduğunu görmek beni çok mutlu ediyor.
— Son olarak Türk okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Her şeyden önce—belki çok özgün bir ifade olmayacak ama—okuduğunuz için teşekkür ederim! Nazik sözleriniz ve coşkunuz için minnettarım. Bir gün ülkenize gelip kitaplarımı imzalama fırsatını gerçekten çok isterim.
P. Sicard ile gerçekleştirdiğimiz bu sohbet, korku edebiyatının sadece kan ve şiddetten ibaret olmadığını; aksine içimizdeki “bastırılmış” olanın bir yansıması olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Yazarken kendi zihninin sınırlarını zorlayan, hatta “Pamuk Prenses” ile deliliğin eşiğine kadar giden Sicard, masalları birer çocuk oyuncağı olmaktan çıkarıp yetişkinlerin yüzleşmekten çekindiği birer aynaya dönüştürüyor.
Onun evreninde “kötülük” sebepsiz değildir; her canavarın çocukluğunda bir yara, her karanlığın ardında trajik bir hayatta kalma çabası yatar. Türk okurlarına olan içten sevgisi ve edebiyata olan tutkulu bağlılığıyla Sicard, bizi kendi karanlığımızla barışmaya ve masallara bir de bu “yasaklanmış” pencereden bakmaya davet ediyor.



