UMUTKUŞU
“Benim senden özge sevdiğim mi var?!”
Koca Sultan
İyiliğiyle umut veren Ayşe Oğur’a…
Bu kaçıncı yitikçe gece başlangıcı;
bu ne sönmez yürek yangını, a umutkuşu!
Daha görebilmiş değilim senin güzelim yepelek gövdeni.
Ancak, o incecik sesinle koygun koygun ötmeni işitiyorum sık sık
bu çetin mi çetin, alabildiğine yaman sürevlerde,
gene karanlığın dibindeki kopkoyu karanlıkta,
hani yok mu,
şu uçsuz bucaksız evrende sonsuza değin tek başıma
kalacakmışımcasına
öldürücü mü öldürücü acılara boğulakalmışken içim,
düşüverdiğim umutsuzluksa ağlatıyorken çocukluğumu hüngür
hüngür, çığlık çığlığa.
Adını öğrenememiştim bir-türlü.
E, ben baş emekçisiyim, demek yokluktan varlık çıkarırım,
durur muyum!:
Koyuverdim adını “Artık o kuşun adı ‘umutkuşu’ olacak.” diye.
(Sevikuşlarının yoldaşı sen olacaksın bundan böyle.)
Ah umutkuşu, kişi en çok umudu gereksinip istiyor
inim inim inleyip sürüm sürüm süründüğümüz Karanlık Ülke’de,
biz iyileri yok sayıp yok etmeye çalışan “kötücül zırdeliler sürüsü”nün
tüm ortasında
Godo’yu bekliyormuşuzcasına debelenirken hepimiz!
(Umutsa – varsa – Kafdağı’nın ardında.)
Sıçan yarışçılarının sağır uğultusu büsbütün kaplamışken acılı, koca,
yılgın, kirletilip bozulmuş, batırılıp bitirilen Çukurova’yı,
sen umutkuşu,
bırakılmış, unutulmuş, yit(iril)miş;
kapana kıstırılıp kuşatılarak yüzüstü bırakılmış;
dahası, yalıtılmış, dışlanmış, çoktan, hepten yadsınmış
kimler, neler varsa onların adına haykırırsın olanca başkaldırıcılığınla:
“Umut da yiterse ne kalacak o kapkaranlık yarınlardaki
çocuklarınıza!?
Of, aymazlar, uyuz uykularınızdan uyanıp anlasanız a!:
Umut yaşamın öbür adı; dahası, bugünden yarına yalnızca sevi
kalmalı.”
Oysa gönül ülkesinde gene karanlık bastı,
ben gene duydum yitikliği iliklerimde.
Bunun bir “umar”ı yok mudur umutkuşu?:
Şu karabasanı sona erdirip “güzel günler” görmeye başlamamızın bir
yolu yok mudur?
İşte, gene kanıyor gönlün derin mi derin yaraları,
gene yavuzlar buyruğunu yürütüyor bütün yeryüzünde.
Ancak, sen neden susakaldın umutkuşu?!
Sen de hepimizden umut kesip küstün mü hepimize?
Üstelik bu ıpıssız kalabada ya da kalabalık ıpıssızlıkta bir ben mi
kaldım, umutkuşu?!
(Yoksa ben bile kal[a]madım mı?)
Gece – kötücül bir urmuş gibi – hızla, gelgelelim sinsice kaplayıp
kemiriyor yüreğimi…
Ah, sen niye susadurursun umutkuşu?
Niçin göstermezsin acınası gönüllere “sonsuz başlangıçlar yolu”nu?!
Şimdi bozgunlar düşmüyor yakamızdan; kötülük ağılıyor ekmeğimizi,
aşımızı, suyumuzu.
Anımsar mısın?:
Eskiden, çok eskiden bir çocuk vardı; salt güzelliğe inanırdı.
Bizi severdin sen, söylerdin içimize attıkça attıklarımızı.
Sen de bıraktın mı bizi a umutkuşu?!
Öyleyse, kalacak mı gönlün ölüsü ortada?!
Ancak, hani yarına yalnızca umutlarımız kalacaktı!?
Sen gene umutlandırsan bizi umutkuşu, biz bir daha başlasak
kurtulmak üzere savaşım vermeye.
Açıkça söylüyorum işte:
Bütün bunlar çok umut-kırıcı.
Benimse gücüm kalmadı!
Gökhan Çağlayan
2026 Ocağı-Akarayı
Seyhan
(İletişim için..: yedigir@hotmail.com)


