Telefon henüz icat edilmemişti. Tek iletişim aracı özlem kokan bir çift satıra bir dünya sığdıran mektuplardı. Mektup bir kağıt parçasından fazlasıydı İkra için. İkra ismiyle müsemma..
Seferberlik çağrısı ile her evden eli silah tutan gençler cepheye gönderiliyordu. İkra da bu çetin savaşın ortasında bir gelinciği andırıyordu. Seferberlikten önce tıbbiyede muallimeydi İkra. O da bu kutlu sefere gönülden yürek vermiş ve cephede en önden savaşıyordu. Bir yandan cephede yaralanan askerlere yardım ediyor bir yandan mektup yazıp gelen mektupları okuyordu. Savaş çetin geçiyordu. Yaralı üstüne yaralı taşınıyordu her gün. İkra yorgunluk, açlık nedir bilmiyor habire ordan oraya koşturuyordu. İkra elinde tuttuğu mektubun ağırlığı altında eziliyordu şimdiden. Mektup Mehmed’in yavuklusu Seher’den geliyordu. Babası Seher’i zorla başkasıyla nişanlamak üzereydi. Seher’in satırları karşısında İkra’nın yüreği buz kesti. Dili dolandı yüreği bunaldı. Mehmed’i cephede yürek yüreğe bilek bileğe çarpışırken nasıl derdi sevdiğinin yad ellere gideceğini? Hangi savaş daha büyüktü bilemedi. Peki ya Suzan’a ne demeli? Bir çift patik yollamış mektubuyla. Hilmi baba olacağını öğrenecek miydi ya da doğacak oğlunu görecek miydi? Bu gerçeği sadece İkra biliyordu. Bir çift patiği Hilmi’ye müjdesiyle vermek için can atıyordu. Lakin o canın şehit olacağını kestirememişti İkra. Her mektup onun içinde derin bir yara bırakıyor gözyaşlarına boğuluyordu âdeta. Her mektup kendi diliyle selamını, kelamını, özlemini, derdini sadece birkaç cümleyle anlatırken İkra’ya sadece mektubun ağırlığı kalıyordu. Ve söylenenmemiş nice müjde yenmemiş nice lokma bir yumru misali boğazında bir düğüm olarak duruyordu. Yıllar sonra Çanakkale Zaferi’yle birlikte İkra’nın o özlem ve gizem kokan mektupları açılmamış sandığında gün yüzüne çıkmış ve gururla torunlarına kutsal bir emanet olarak bırakılmıştı.



