Akşam denizin üzerine çökerken gökyüzü ağırlaşıyor. Işık yavaş yavaş geri çekildikçe su koyulaşıyor, kıyı sesini kısıyor. Bu saatte deniz konuşmaz; olanı olduğu yerde bırakır. Biraz açıkta küçük bir tekne duruyor. Ne yol alıyor ne de geri dönüyor. Sadece orada. Kalmanın kendisi gibi.
Babam o tekneyi buraya bağladığında çocuktum. Halatı kazığa dolarken elleri sakindi. Tuzla sertleşmiş, aceleyi sevmeyen ellerdi. “Deniz insanı unutmaz,” demişti, “ama insan denizi çabuk kaybeder.” Ardını getirmedi. Ben de sormadım. Bazı cümleler açıklama istemez; insan onları büyüdükçe anlar.
O günden sonra babam denize açılmadı. Tekne kaldı, halat kaldı, söz kaldı. Babam öldüğünde tekne hâlâ buradaydı. Halatı yosun tutmuş, lifleri sertleşmişti; tahtaları güneşte kararmıştı. Zaman sanki başka yerlere uğramış, burayı pas geçmişti.
Şimdi akşamın içinde durup ona bakıyorum. Su, küçük dalgalarla geçmişi yerinden oynatıyor ama dağıtmıyor. Babamın sesi yok artık. Yerine daha ağır bir şey var ; sessizlik.
İnsan birini kaybedince sesini değil, ona ait sessizliği taşımayı öğreniyor.
Tekne boş. Ama bu boşluk hafif değil. İçinde çıkılmamış yolculuklar, ertelenmiş vedalar var. Kayıp her zaman gidenle ilgili değildir; çoğu zaman kalanla ilgilidir. Kıyıda durmak, eksilmiş bir hayatla yaşamayı kabul etmektir.
Karşı kıyı karanlık bir çizgi gibi uzanıyor. Orada babamın yarım kalan cümleleri duruyor; benim hiç kuramadıklarım. Güneş suya son kez değiyor. Renkler çekiliyor, tekne gölgeye karışıyor. Halatı çözmekle dokunmadan bırakmak arasında kalıyorum. Bazı kayıplar telafi edilmez; sadece tanınır.
Elimi suya sokuyorum. Deniz soğuk, tanıdık. Halat gergin değil artık; alışmış. Tekne kıpırdamıyor bende. Akşam, kalanların sessizliğini olduğu yerde bırakıyor.



