
Her Cuma dualar okunan bir ülkenin mutsuzlarıyız. Acıların cogaldığı bir ülkede orkestra hala çalmaya devam ediyor.
Her Cuma duaların göğe yükseldiği bu ülkede Minberlerden sabır öğütleniyor, kader hatırlatılıyor, şükür tavsiye ediliyor. Eller semaya açılıyor ama gözler yere bakıyor; çünkü yerde açlık var, işsizlik var, yalnızlık var. Mutsuzların sayısı artıyor, sofralar küçülüyor, umutlar incelip kopuyor.
Ama! orkestra çalmaya devam ediyor.
Salon ışıkları parlak, müzik kusursuz, şefin eli havada. Notaya sadık bir düzen, prova edilmiş bir ahenk. Dışarıda fırtına var ama içeride vals sürüyor. Kimse ritmi bozmak istemiyor; çünkü ritim bozulursa gerçeğin sesi duyulacak. O yüzden kemanlar daha coşkulu, bakır üflemeliler daha gür.
Bu, duymazdan gelmenin estetik hâli. Açlığı fon müziğine dönüştürmenin, mutsuzluğu dekor yapmanın sanatı. “Her şey yolunda” hissi vermek için çalınan bir melodi bu. Oysa sokakta başka bir ses var: boş tencerelerin sesi, yarım kalan hayallerin sesi.
Dua ile ekmek arasındaki mesafe her geçen gün açılıyor. Dua ediliyor ama paylaşılmıyor. Sabır isteniyor ama adalet gecikiyor. Ve orkestra, bu gecikmeyi bastırmak için daha da güçlü çalıyor. Çünkü susarsa sorular başlayacak: Neden bu kadar çok mutsuz var? Neden bu kadar çok aç?
Belki de asıl korkulan budur. Müziğin durması değil, sessizliğin konuşması.
Bir gün o orkestra durduğunda, ya da halk müziği dinlemeyi bıraktığında— işte o zaman gerçek başlayacak. Çünkü hiçbir melodi, uzun süre bir toplumun açlığını örtmeye yetmez. Ve hiçbir dua, adaletsizliğin yerine geçmez. Yer gök dua evet, ama samimiyet varsa. Her cuma hayırlı cumalar mesajı atılır , atılsın da selamlaşmak kadar güzel bir şey yok ama samimiyetle soruyor muyuz nasılsın diye?
Gemi batıyor orkestra çalmaya devam ediyor.
Nevin Yılmaz


