Hava bulutlu, yağdı yağacak bir kış ikindisi. Gökyüzü gri bir örtü gibi üstüme çökerken, ben içimdeki o fırtınayı dökmemek için kendimle yarışıyorum. Elimde soğumuş çay bardağım, sadece dinliyorum. İnsanların hiç değişmeyeceğine olan kararım kesinleşiyor. Tıpkı otuz yıl önce olduğu gibi. Sanki zaman tünelinden adım adım ilerliyorum.
Yine bir kış günüydü. Gök boşalırcasına yağıyordu. Annem yağmuru çok sever ‘Bereket yağıyor.’ derdi. Eski zamanlarda kadınların eğlencesi akşamları bir araya gelmekti. Muhabbet eder, örgü örerlerdi. Birbirlerinden örnek çıkarıp, muhabbet yanına yoldaş ederlerdi.
İşte böyle bir akşam buluşması, o gün bizdeydi. Annem sobayı alevlendirmişti. Çayı demleyip, sobanın üzerine sıcak kalması için yerleştirmişti. Kafasında kurduğu her şeyi yapmış olmanın huzuruyla komşularını bekliyordu. Annem için ritüel olan bu buluşmalar, bana oyun kapısı oluyordu. Kadınlar konuşur, güler bazen susardı. Şimdi düşünüyorum da o suskunluklar en az konuşulanlar kadar yer kaplıyormuş odada. Bazı cümleler vardı; haklıymış, doğruymuş gibi pat diye ağızdan dökülüveren.
Oyuna ara verdiğimiz bir anda annemin mis kokan keklerini oralet ile yerken, anneme söylenen bir söz dikkatimi çekiyor.
“Ayten abla, bak vakit geçmeden bir oğlan doğur. Kız evlat güzeldir, candır ama…”diye başlayan sonu eksik kalan cümleler. O amaların içinde büyüdük biz kız kardeşimle. Annem, sahip olduğu iki kızıyla çok mutluydu. Her gün şükrettiği hayatını, savunmak zorunda bırakıldı. Kız çocuk, erkek çocuk kadar evi dolduramıyormuş. Soyun devamı için erkek çocuk şartmış.
Zaman geçti. Kelimeler değişti sandık. Değişmedi.
Bu kez bana döndüler. Aynı ses, aynı ton sadece yön değişmişti.
“Nazlı bak vakit geçmeden, pişman olmadan bir kız doğur. Kız evlat candır, yoldaştır. İki oğlan iyi tamam ama…” diye devam eden cümleler. O amaların içinde büyüyen bir kız çocuğu olarak, evlatlarıma bunu yapmalarına asla izin vermeyeceğim. Onlar amalar içinde büyümeyecekler. Çünkü oğullarım bana iyi ki. Hepte öyle kalacaklar. Ben annem gibi kırmamak için susmayacağım.
“Allah bana sağlıklı, sevgi dolu, mükemmel iki evlat nasip etti. Olmayanlara, bekleyenlere nasip etsin. Kendime yoldaş olsun diye çocuk yapmadım. Bu sevgi değil; bencillik.” Kelimeleri döküldü.
Söylerken iyi niyetliydiler belki. Ya da öyle sanıyorlardı. Oysa insanın hayatına bu kadar rahat girmenin, rahmine, kaderine, tercihlerine söz söylemenin adı iyi niyet değil; hadsizlikti.
Kimse şunu sormadı:
Bu çocuklar nasıl büyüyor?
Nasıl insan olacaklar?
Yarın bir gün kimin omzuna yük, kimin kalbine yoldaş olacaklar?
Cinsiyet konuşuldu. Hep konuşuldu. Ama insanlık konuşulmadı.
Anneme yapılanla bana yapılan arasındaki tek fark, zamanın yönüydü. Zihniyet her zaman aynı yerdeydi. Neden insanlara hep olmayan şeyin güzellemesi yapılır? Neden verilen nimetlere gücümüz yettiğince kıymet vermek varken olmayan şeylerin acısını çektirmeye çalışır?
Şiddetli bir gök gürültüsüyle kendime geldim. Elimde soğumuş çaydan bir yudum daha aldım. Sonra karşımda oturan eski komşularımıza tek tek baktım. Kendi hayatlarında yapamadıkları, gerçekleştiremediklerini, başkalarının hayatı üzerinden tamamlama çabasıydı bu.
Çünkü mesele çocuk değil. Ne doğurursan doğur her zaman bir şey eksik kalır. Mesele, insanların kendi kalıplarını, senin hayatın üzerinden onaylatma ihtiyacı. Buna da tavsiye diyorlar. Yersen…


