• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Hayat Önce Fotoğraftı / Günay Oktay

Gunay Oktay by Gunay Oktay
18 Ocak 2026
in Öykü
0
Hayat Önce Fotoğraftı / Günay Oktay
0
SHARES
14
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

“Anneeee, baba… kurtarın beni buradan.”

Elimdeki naylon bebeği küçücük avuçlarımla sıkıyorum; var gücümle. Gülüyorlar bana bir de. Bana, bu halime. Sandalyeye çakılı kalmışken, birazdan yollara düşüp evimize gidecekmişim gibi.

Babam,

“Bir şey yok kızım, korkma,” diyor.

Annem,

“Ağlama bak, gözlerin kızaracak,” diye fısıldıyor.

Hiç umurlarında değil. Birazdan o üç ayaklı makine fotoğrafımı çekecek. Biliyorum. Ben de bir hortumla onun içine çekilip taş gibi kalacağım orada. Bir daha çıkamayacağım işte.

“Biz buradayız,” diyorlar, “korkma.”

Babam ekliyor: “Giderken sana pamuklu şeker alacağım.”

Ama o üç ayaklı şey beni içine alınca… nasıl yürüyeceğim buradan? Artık ne yemek yiyebileceğim ne evcilik oynayacağım ne de ip atlayacağım.

Yok dinlemiyorlar beni.

Korkumdan yerimden kıpırdayamıyorum. Kaçamıyorum. Put gibi dikilmişim şimdiden. O adam birazdan beni bir kâğıdın üstüne yapıştıracak. Canımı alacak. İçine hapsedecek beni.

Derken bir ışık patlıyor gözlerimin içine. Gözlerim yanıyor.

“Aferin, bitti,” diyorlar.

Elimdeki bebek yamulmuş, kolları bacakları ezilmiş. Ama ben… ben hâlâ buradayım. Oturuyorum. Hiçbir yere gitmemişim. Bir kâğıdın içine düşmemişim.

Demek ki…

Beni yutmamış.

 

Anısını anlattığım o fotoğrafı albüme yerleştirirken koltuklara yayılan Nevin’le Vedat, ne tepki vereceğini bilemiyor gibiler. Ama Nevin’in gözleri yine mahsun perdeden göz kırpıyor sanki. Vedat’ta tık yok. Duygusuz şey…

“Hayatım, hadi… Bak seni burada beklerken ağaç olduk.”

Serhat yatak odasından elinde bir kravatla geliyor salona doğru. Bej bir pantolon, lacivert bir gömlek var üzerinde. Sarı kısa saçlarını geriye taramış, gömleğin renginden olsa gerek ela gözleri parlamış, mavi mavi.

“Kravat taksam mı?”

“Yok yahu!”

“Ne gerek var!” sözlerini duyunca sandalyenin arkasına bırakıveriyor elindekini.

“Hazır mıyız?” diyor bize gülerek, beni süzerek. Ellerini dalgalı, uzun saçlarımın arasında gezdiriyor, bir elimi havaya kaldırıp döndürüyor beni, “bu siyah elbise sana çok yakışıyor hayatım.”

Kapıyı kapatıyoruz.

Bir saat sonra sahildeki bizim uğrak yerimiz olan restorandan içeri giriyoruz. Kapıdan adım atar atmaz tuzlu hava çarpıyor yüzümüze; deniz içerdeymiş gibi. İçerisi her zamanki gibi dolu. Sesler üst üste binmiş; kahkahalar, çatalların tabaklara dokunuşu, uzaktan gelen dalga sesiyle karışıyor. Köşedeki masada bizi bekleyen arkadaşlar el sallıyor. Yanlarına geldiğimizde sandalyeme otururken günün bütün ağırlığını hissediyorum.

Biraz önce albüme bırakılan fotoğraf artık çok uzak gibi.

Yemekler sipariş ediliyor. Menü kapanıyor. Herkes aynı anda merhabalaşıyor sanki; geç kalınmış selamlar, yarım bırakılmış cümleler, bir haftadan kalma şakalar havada uçuşuyor. Uzun, dar masamız kalabalık. Nevin lafa giriyor, Vedat hemen tamamlıyor cümlesini; belli, aynı hikâyeyi defalarca anlatmışlar. Serhat kolunu sandalyeme dayamış, yarım yarım dinliyor. “Boş ver,” deyip gülüyor biri. Herkesin kendi yükünü hafiflettiği o gülüşlerin arasında, yanımızdan geçen fotoğrafçıyı durduruyor Hakan.

“Dostum bizi şöyle bir çekiver.”

Oturduğum yerde duruşumu alıyorum. Yanaklarımda içimden gelen tatlı bir gülümseyiş.  Her şey tam da o anda oluyor.  Kamerayla arama, kimse fark etmeden o görüntü giriyor; naylon, ezilmiş bir oyuncak bebek; yıllar öncesinden kalma. Ağzı açık, konuşmak ister gibi, kolları içe yamulmuş. Nefesim takılıyor. Işık mı söndü, ben mi kısıldım, ayırt edemiyorum. Kollarım hâlâ pozda. Gülüşüm yerinde. Ama masanın gerisinde bana bir şey oluyor. Ayaklarım kaçacak bir yer arar gibi titreşiyor. Tam o sırada elim aşağıya iniyor. Karnımda duruyor.

Deklanşör sesi patlıyor.

O akşam ben o deklanşörün sesiyle, “Ayla,” diye çağrıldığım o kadından kopup ayrılıyorum. O, hayata bağlı olan yaşam kıyısında akıp kendi yolunda devam ediyor. Ben ise, vitrindeki gümüş bir çerçevenin içinde, gülen yüzümle onu seyrediyorum. Üzerimdeki siyah elbise, boynumdaki siyah fular, kulaklarımda sallanan iri madeni küpelerle… ilk günkü gibi, solmadan…  Kahverengi rujum da hiç dağılmıyor, uzun dalgalı saçlarım bozulmuyor. Hayattaki mahcup duruşumun, gönül kırgınlıklarımın hafif tempolu zamanlarında; gençliğimin zirvesinde bir abide gibi kalıyorum.

Yollarımızın ayrıldığı o günden aylar sonra, ilk önce Efe’yi almıştı kucağına Ayla.

Benim için sabah olan saat, onun için öğleye karıştı. Evden daha çabuk çıkmaya başladı. Çantasını omzuna atarken duraksamadı artık. Nefesini aldı önce kucağına, bir yük gibi. Nefes almayı unuttuğu anlar da oldu. Hatırlamak için durdu bazen; kapının önünde, merdivenin başında.

Annesini kaybetti, arada bir gelip kaldığı misafir odasındaki yatağı boş kaldı. Sesler çekildi bir süre. Yürüyüşü sertleşti. Gülüşü kısaldı. Zaman onu ileri itti; o da kendini.

Efe’yi evlendirip emekli de olunca bir çift minik ayağın hayallerine daldı.

Ben hâlâ buradayım

Aynı yerde.

Aynı bakışta.

O ise artık durmayı bilmeyen, başka bir yere doğru yürüyen aynı kadın.

 

Toz alırken bir gün, gözü bende, yani kendisinde… çivilenmiş gibi kalıyor. Çerçeveyi raftan aldığında ellerinin titrediğini görüyorum. Beni yaklaştırıyor yüzüne; aradaki farkı tartar gibi, zamanın açtığı mesafeyi yoklar gibi.

Beni tanıyamıyor.

Ya da aynadaki kendisini.

Bir kapı ziline bakıyor benden kopması.

Bir daha da bana bakıp ağlamıyor.

Henüz o bir çift minik ayağı göremeden, bir sabah çekip gittiğini duyuyorum. Ses geliyor bana, acı acı. Sonra, durduğum yerden onu görmeye çalışıyorum. Karşımdaki holün sonundaki yatak odasında uzanmış duran ayaklarını görüyorum. Hareketsiz. Kımıldamıyor. Anlıyorum ki içine gireceği artık başka bir mekân var onu bekleyen.  Yıllar önce korktuğum o çekilme hissine benzeyen, bir fotoğraf gibi içine alan. Evden götürüyorlar onu. Ardından eşyalarını. O boşluk sayesinde hissediyorum; durup kalmanın işkencesini. Genç bedenimde gülümseyen dudaklarımla, utandığım bir halde kıpırdayamadan kalakalıyorum. İçime akıttığım tuzlu yaşları kimse görmüyor.

Artık yalnızım, gülen yüzümle, eksilmiş halimle.

Efe ve karısı sık sık gelip gitmeye başlıyorlar. Kocamı yalnız bırakmak istemiyorlar, evin içi onların adımlarıyla dolup taşıyor. Bir gelişlerinde Efe, vitrinin önüne geçiyor. Tam karşıma. Gözbebeklerimin içine bakıyor uzun uzun.

“Baba,” diyor, “bu fotoğrafı ben alabilir miyim?”

Cevabı duymuyorum ama gidişlerinde anlıyorum. Beni de götürüyorlar. Evinde, boşalttığı vitrinin en üst rafına koyuyor beni Efe. Tıpkı kendi evimde olduğu gibi. Aynı yükseklik, aynı mesafe. Ama biliyorum burası başka. Yeni bir hayat başlıyor benim için. Önce yadırgıyorum. Işık farklı, sesler başka. Ama alışmak uzun sürmüyor. Çünkü içe dönük kalmakta eskiden beri iyiyim.

Bir akşam kocam yemeğe geliyor. Kapıdan girdiği anda fark ediyorum. Çökmüş. Saçları iyice ağarmış, zayıflamış, benzi solmuş. Yemek yapmayı da bilmez hâlâ. Üzülüyorum. Masada söz dolaşıp bana geliyor. Sonra fark ettirmeden bakışlar bana dönüyor. Ben yine gülümsüyorum.

Kocam bana bakarak konuşuyor:

“Biliyor musun Efe, o gün sen annenin karnındaymışsın meğer. Ertesi gün öğrendik.”

Efe, elindeki çatalı yavaşça bırakıyor, “Bilmiyordum.”

Birden anlıyorum. Hatırlıyorum da. Doğru ya. O gün elim karnıma da gitmişti, farkında olmadan. Demek demek…

İçimde tuhaf bir kıpırtı oluyor. Bir şeyler silkiliyor bende; sanki uzun zamandır uykuda olan bir yer ani bir sesle uyanıyor. Demek o fotoğrafta yalnız ben yoktum. Öyle mi? Efe vardı, ikimiz vardık. Nasıl unuttum bunu? Nasıl böyle sessizce kapattım o sayfayı?

Bir sıcaklık yayılıyor bedenime. Bildiğim bütün soğukları iterek. Bir çığlık yükseliyor içimden. Dışarı çıkmayan ama bütün çerçeveyi titreten bir ses:

“Yalnız değilim.”

Bağırıyorum. Sessizce ama bütün gücümle.

Ben Ayla… Ben gittim ama o kaldı, oğlum.

O günden sonra yaşlarımı siliyorum. Kolay olmuyor ama öğreniyorum. Bir fotoğrafın da kendini toparlamayı öğrendiği yerler var.

Derken…

Bir akşam yine, aile yemeğinde…

Efe yerinden kalkıyor. Elinde çerçeveli bir resimle bana yaklaşıyor, beni yalnız bırakmayacak bir yere, yanıma koyuyor onu. Aynı gümüşten, neredeyse aynı boyutta.

“Bak baba, nasıl, yakışmışlar mı yan yana?”

Uzun zamandır ilk kez kocamın yüzünde bir kıpırtı beliriyor. Bir tebessümün izi düşüyor dudaklarına.  Yanımdaki fotoğrafta gelinimin yüzü var. Henüz kimse bilmiyor, kendisi bile. Ama ben biliyorum. Bakışındaki bir açıklık, bedeninde farkına varamadan taşıdığı o küçük ağırlık…

Tanınmaz mı?

Ben tanırım.

Babaanne olacağım!

Meğer biz de yaşam böyle başlıyormuş, bir fotoğrafın içine sızarak.  Ailece öğrenilmiş bir şey sanki bu; bedenin aklın önüne geçmesi. Hayatın, ilan edilmeden başlaması. Bir çerçeveyle, bir anla, bir bakışa tutunarak. Yan yana duruyoruz şimdi. Bir zamanlar ben… şimdi o.

Meğer bir fotoğrafta yalnızca geçmiş yokmuş. “Kopmak” yokmuş.

Bir devam varmış…

Ve insan başka bedenlerde yürürmüş.

 

 

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Od / Berkay Şanda

Next Post

Giyotin / Şaziment Yazıcıoğlu

Gunay Oktay

Gunay Oktay

Next Post
Giyotin / Şaziment Yazıcıoğlu

Giyotin / Şaziment Yazıcıoğlu

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • HIRSIN YALNIZ GELECEĞİ
  • Orkestra
  • HEDİYE/LEYLA GÜR
  • Adaletin Sessiz Kaldığı O Yer / Derya UYGUN CAN
  • Sükûnet : Gölgelerden Yükselen Sessizlik

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.