Perdenin arasından sızan gün ışığı masaya vuruyordu. Tatlı bir rüzgâr yayılıyordu odanın içine. Bir o yana bir bu yana koşturuyordu Sima, içi kıpır kıpır. Paris’ten aldığı gümüş çatal bıçak takımını parlatmış, kenara kutusuyla ayırmıştı, masada yerini almak üzere. Yeşil keten örtüyü mü sermeliydi yoksa mavi jakarlı olanı mı? Bir türlü karar veremiyordu. “O piti piti” diye mırıldanarak saymaya başladı ve parmağı yeşili gösterse de yine de mavi olanı alıverdi.
Arka fonda Ticket to the Rome çalıyordu; zira Sima başka hiçbir parçaya şans vermemişti. Sofrasını özenle kurdu. Amsterdam seyahatinde, otelin altındaki Blue Blanc dükkânından aldığı mavi kuş desenli beyaz peçeteler masadaki yerini aldı. Mor sümbülden oluşan buketi de masanın tam ortasına yerleştirerek son dokunuşu yapmıştı işte. Bir adım geri çekilip masanın son hâline baktı. İçten bir beğeniyle gülümsedi.
Her şey istediği gibiydi. Misafirlerine unutulmaz bir akşam yaşatmak istediğinden her detayına ayrı özen gösteriyordu. Burası hazır olduğuna göre artık mutfağa geçebilirdi. Davetli arkadaşları birbirinden farklı zevklere sahipti. Bu yüzden hepsinin damak tadına hitap edebilecek bir menü hazırlamıştı. Mutfaktan enfes kokular yükseliyordu. Akşam olup her yemek özenle servis tabaklarına yerleştirildiğinde, ziyafet sofrası da artık hazırdı. Uçuş uçuş sarı şifon elbisesiyle göz alıcı görünüyordu. Mumlarını yaktı ve çalan zilin sesiyle kapıya doğru yöneldi.
Aslında üst üste ve ısrarla çalan zilden kimin geldiğini tahmin edebiliyordu. Bu kadar sabırsız ve heyecanlı bir arkadaşı daha yoktu zaten. Rengârenk elbisesi, iki yandan örülmüş saçları ve gökkuşağı desenli minik çantasıyla gelen gerçekten oydu. Kapıda duran kadın otuzlu yaşlarında olmasına rağmen on yaşında bir kız çocuğu kadar enerjik ve kıpır kıpırdı. “Ben geldiiimmm!” diye neredeyse şarkı söyleyerek hoplaya zıplaya içeri girdi. Çantasını bir koltuğa fırlatıp, büyümüş gözlerle masaya doğru yürüdü. “Burası masal gibi olmuş. Çiçekler gerçek mi, kokuyor mu? Aman Allah’ım, tatlıya dayanamam. Herkes gelmeden bir tane yiyebilirim, değil mi?” Nefes almadan konuşuyordu. Art arda sorduğu soruların cevabını beklemeden hemen çilekli bir tatlı kaptı ve kaşıklamaya başladı. Dudağının bir kenarı, lunaparkta pamuk şeker yemiş bir miniğin elleri gibi pembeye bulanmıştı. Peçete kullanmadan ağzını sildi ve uslu olması gerektiğini hatırlayarak masadaki yerini aldı. Sima, onun tatlıyı mideye indirirken çıkardığı şapırtılara hem güldü hem de masanın düzeni için endişelenmeye başladı içten içe. Diğer misafirler geldiğinde acaba sakin durabilecek miydi?
Zilin çalmasıyla kapıya doğru yönelen Sima, dışarıdan konuşma sesleri duydu. “Hayır, öyle sandığın gibi kolay yenebileceğim bir korku değil,” dedi sesi ağlamaklı olan arkadaşı. Yanındaki göğsünü germiş, dimdik duruyordu. Arkadaşının ufacık bir kediden bu denli korkmasını çok saçma buluyordu. Sima kapıyı açtığında hâlâ tartışıyorlardı. “Apartmanın kapısının önünde kendi hâlinde yatan bir kedi yüzünden on dakika oyalandığımıza inanamıyorum. Yanından geçip gidebilecekken, benim onu korkutup kaçırmamı istiyorsun. Sadece bir kedi ama, hadi abartmayı bırak!” Korkan arkadaşı geri çekilmiş, gözleri sokaktaki kediyi tarıyordu hâlâ. Didişen ikiliyi içeri davet ederek araya girdi Sima. Kendinden emin arkadaşı hızlı adımlarla masaya doğru ilerledi, sandalyesini çekip oturdu ve etrafına bakarak başını salladı: “Her şey harika görünüyor Simacığım, tam senden beklediğim gibi, ellerine sağlık.” Masası hakkında övgü aldığı için yüzüne gururla karışık bir tebessüm oturan Sima, korkmuş arkadaşına dönünce hâlâ kapının önünde beklediğini fark edip onun için endişelendi. Oturacağı sandalyeyi gösterip biraz gevşemesini istedi. Titrek elleriyle sandalyesini çeken arkadaşı, diğerleriyle göz göze geldiğinde biraz rahatladı.
İçeri girerken kapıyı kapatmayı unutmuş olmalı ki bu defa zil sesi duyulmamış olmasına rağmen yanlarında bir arkadaşı daha belirdi. Bu, ağır adımlarla yürüyen, yüzünde yaşanmışlıkların derin izlerini taşıyan, sade ama şık giyimli, sakin arkadaşı Bilge’ydi. Masaya oturmadan önce her zamanki güven veren tebessümüyle herkesi selamladı, etrafı süzdü, masayı inceledi ve nereye oturacağını hiç acele etmeden seçti. Onun varlığıyla ortama bir dinginlik yayıldı adeta. Sandalyesine yerleştiğinde arkasından gelen bir gölge daha kapıdan içeri süzüldü. Gelen misafiri görmekten pek hoşlanmadıkları belli oluyordu. Zaten çok da bir araya gelmezlerdi. Ne diye bu akşam onu da davet etmişti ki Sima? Belli ki hiç kimse eksik kalmasın istemişti. Tepeden tırnağa siyah giyimli, keskin parfüm kokusu ve dudaklarının kenarındaki küçümseyici kıvrımla kimseyle göz göze gelmeyen bir kadındı. Bu davetin en az bekleneni olduğunun farkındaydı ama oradaydı işte. Böyle ara ara görünür, kaybolurdu zaten. Bilge’nin yanındaki sandalyeye geçtiğinde onun varlığıyla bakışları da yumuşamıştı sanki.
Sima masanın başında kendi için ayırdığı sandalyeye oturdu. “Bir şey eksik masada,” dedi biri. Sima hemen cevap vermedi. Tabaklara, bardaklara, ekmek sepetine baktı. “Hayır,” dedi sonra, “eksik olan bir şey yok. Ama bir fazlamız var.” “Ne gibi?” diye sordu bir başkası. Sima omuz silkerek, “Ben,” dedi. “Ne yazık ki ben.” Kısa bir sessizlik oldu. “Sen olmasan bu masa kurulamaz, biz toplanamazdık ki,” dedi diğer arkadaşı. Sima başını salladı. “Bizi taşıdığından mı bahsediyorsun?” diye sordu siyah giyimli olan. “Hayır,” dedi Sima. “Bu masadaki çarpışmadan uzaklaştıkça kendime yaklaşacağımı hissediyorum.” Bilge çatalını masaya bıraktı ve “Geç fark ettin,” dedi gülümseyerek. Bütün gece süren bu mahkemenin sonunda Sima derin bir nefes aldı. Masadaki tüm yankıların tek bir gölgede birleşip kendi içinde buluştuğunu hissetti. Parçalar çatışmaktan vazgeçmişçesine bir bütünü tamamlıyordu. Sönmek üzere olan mumlar titrek ellerle veda eden sevgili gibiydi. Tatlıdaki vanilya kokusu odada usulca dolaşıyordu. Sessizlik, bir huzur şarkısı gibi yankılanıyordu duvarlarda. Masada tek başına oturan Sima, yavaşça elini fincana doğru uzattı, kahve dolu fincanı alıp gözlerini kapattı. “Şimdi,” dedi kendi kendine ve hafifçe gülümseyerek, “bir kahveyi hak ettim.”


