Herkes gibi yaşıyorlardı. Yoksulluk sınırının altında, açlık sınırının ise birazcık üstünde. Baba işçi emeklisiydi ve artık dinlenmesi gerekiyordu. Lakin ne mümkün. Çalışmaya, çabalamaya devam ediyordu. Evde üç boğaz onun eline bakıyordu. Bugün de değil üstelik kırk yıldır…
Emekli olduktan sonra şantiyede gece bekçiliği yapmaya başladı. Geceleri ıssız olurdu oralar. Onu koruyacak tek şey; olmayan şansı ve kullanmasını bile bilmediği beylik tabancasıydı.
İki evladı vardı. Kızı evlendi sonra çocukla birlikte eşinden şiddet gördüğü için baba ocağına döndü. Eski damatları, kızlarının peşini bırakmıyordu. Açlık korkusu, damat korkusu, adını bile bilmedikleri başka bir sürü korkuyla yaşayıp gidiyorlardı. Buna yaşamak denirse tabi… Oğlu üniversite mezunuydu. Hukuk alanında sürekli dereceye giren işsiz bir mezun. Sürekli mülakatlarda eleniyordu. Nedenini biliyorlardı aslında. İnanmaktan ve Tanrıya sığınmaktan başka şansları yoktu. Çocuklarının geleceksiz gelecekleri, babanın aklını ruhunu kemirip duruyordu. “Ah keşke” diyordu içinden. “Keşke onlar için bir şeyler yapabilseydim. Zamanında bu kadar çok çalışacağıma, birkaç yukarılarda adam tanısaydım, şimdi bunlar başımıza gelmezdi. Ah benim şu eşek kafam” diye dövünüp duruyordu.
Çaresizlik nedir bilir misiniz? Hiç çaresini bildiğiniz halde hiçbir şey yapmadan öylece durmak zorunda kaldınız mı? “Çaresizlik; insanı ölüme götüren en hızlı araçtır. “O gece olacak olan da buydu zaten…
Bir dostundan aldığı takım elbiseyle mülakata girmişti yine Hilmi. Yine elendi. Elenme nedeni olarak, üzerindekilerinin özensiz olduğu gerekçesi sunuldu. Durumları itibariyle takım elbise alacak parası, paraları yoktu. Akşam yemeğinde onu teselli etmeye çalıştı ailesi, ancak kimsenin zerre gücü kalmamıştı. Sessizce hiç konuşmadan yemeklerine bakıyorlardı. Yemek dediğime bakmayın. Patates yemeği ve tahrana çorbası. Bazılarına otantik gelebilir bu menü. Bazıları ne kadar organik besleniyorlar diyebilir. Yıllarca aynı ve benzeri yemekleri yiyince, pek bir organikliği kalmıyor doğrusu. Bu şeye benziyor. Sobalı evleri huzur veren yerler olarak görenlerin, “ah burada ne güzel kestane pişirilir” diyenlerin, iki kez kömür taşıdıklarında oradan hızlıca kaçacakları kesinken, ahkam kesmeye devam etmelerine benziyor. Zenginlerin, fakirliğe yalancı övgüleri gibi. Gel yaşa dersin, hemen kaçarlar.
O gece yemekte kimse konuşmadı. Konuşacak bir şey kalmamıştı artık. Ellerinde avuçlarında dualar vardı yalnızca. Sanki dualar yemek masasından yere düşüyor, göğe yükselmiyor gibiydi. Onları duyan yok gibiydi. Bu duygu, Hilmi’yi ölüme bir adım daha yaklaştırıyordu. Şimdilik farkında değildi o kadar… Kim bilir belki de farkındaydı.
Kısık sesle, kimsenin duymayacağı şekilde bir şey söyleyip duruyordu içinden. Sonra bu ses usulca artmaya başladı. Bir anda ayağa kalktı Hilmi. Etrafına, ailesine baktı. Yeğeninin masum yüzüne dokundu usulca. “Bu böyle olmayacak. Benim Allah’la konuşmam lazım” diyerek yan odaya geçti. Kimse anlam verememişti bu gerçekten de anlamsız konuşmaya. Birbirlerinin yüzüne çaresizce baktılar. Haliyle çaresizliği de çaresiz bakmayı da iyi biliyorlardı. Baba yerinden kalktı. Oğlunun yanına gidip durumu öğrenmek istedi. Gelen sesle sandalyesine yığıldı. İçeriden bir el silah sesi duyuldu.
Hilmi babasının tabancasıyla intihar etmişti. Tek bir tesellileri vardı. Bir daha hiçbir zaman mülakatta elenmeyecekti Hilmi.



