Rauda Jamis’in kaleminden Frida Kahlo AŞK VE ACI adlı muhteşem biyografiyi dilimize kazandıran Hülya Uğur Tanrıöver. İki yazara sonsuz teşekkür. Acılarını sanata dönüştürebilen bu özel kadını tanıdıkça ona şefkatle sarıldım. Dönüşümün büyük bir güç olduğunu; istek, irade, azim, sabır ve çalışma gerektirdiğini yoğun olarak hissettim.
Frida’ya göre, ilginç davranışları, sakin, zeki, duyarlı, yılmak bilmeyen bir kişiliği vardı babasının. Wilhelm Kahlo annesini kaybettiğinde on sekiz yaşındaydı, bir yıl sonra babası evlenince aile bağlarının kopmaya başladığını hissederek Almanya’dan ayrılmaya karar verip Meksika’ya doğru yola çıktı. Babasının son söylediği sözcük, “Yanındayım…” dışında tüm düşünceleri silindi yolculuğu boyunca Wilhelm’in. Belki bu sözcük belleğinden hiç silinmediği için kızının da yanında oldu, iyi ve kötü günlerinde…
Annesi Matilde Calderon on iki çocuğun en büyüğüydü. Kıvrak zekâlıydı. Öğretimle haşır neşir olacak zaman sunulamamıştı kendisine. Dürüsttü, dimdik yürürdü. Frida onu şöyle anlatıyordu: “Küçük, esmer bir kadındı; çok güzel gözleri, ince bir ağzı vardı. Çarşıya çıktığında kemerini güzelce sıkar ve sepetini büyük bir zarafetle taşırdı. Çok sevimli, faal ve akıllıydı. Ne okuma ne yazma bilirdi, tek bildiği para hesabıydı.”
Meksika’da adı Guillermo olarak değişen Wilhelm’in yolu Matilde ile kesiştiğinde Almanya’dan ayrılalı yedi yıl olmuştu. Meksikalı karısı ikinci kızlarının doğumu sırasında ölmüştü. Frida’nın babası yasını tutarken annesi de yas içindeydi, Alman nişanlısı intihar ederek onu derin acılar içinde bırakmıştı. Yoluna çıkan kişinin Alman olması acısını biraz hafifletmişti belki…
1898’de Matilde Calderon ile Guillermo Kahlo evlendiler. Profesyonel fotoğrafçıydı Guillermo, üçüncü kızının resimle bütünleşmesine vasıta olacak, yaptırdığı “Mavi Ev”, yarım yüzyıl sonra müzeye dönüşecekti. Frida’nın deyişiyle: “Ben bir devrimle birlikte doğdum. Duyduk duymadık demeyin. Gün ışığını görünceye dek isyanın coşkusuyla dolup böyle bir ateşin ortasında doğdum ben. Gün kavurucuydu ve o gün tüm yaşamım boyunca beni sarıp sarmaladı. Çocukken bir kıvılcım gibi çıtırdadım. Büyüyünce tepeden tırnağa alev kesildim. Ben bir devrimin kızıyım, buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının.” Biyografi yazarları 1907’de doğduğunu düşünseler de Frida’ya göre,1910’da doğmuş.
Babasıyla yürüyüş yaparken bir ağacın üstünde kalan köklerine takılıp düştüğünde altı yaşındaydı. Ertesi sabah korkunç bir ağrıyla uyandı. Çocuk felci teşhisi kondu. Aylar boyunca yatak istirahatinden sonra diğerinden daha ince ve kısa kalacak bir bacak ve ortopedik botlar hayatına girdi. Böylece acıyla tanıştı o küçücük yaşında. Hastalığından sonra çok çirkin olduğunu söyleyen çocukların alay konusu oldu üstelik. İhtimal ki merhametsizlikle tartaklanışı onu ölümsüzlüğe hazırlamak içindi… Babasının en akıllı ve özgün çocuğunu görebilmesi için yılların geçmesine gerek yoktu. Hayatın fotoğraflarını çekebilecek kadar duyarlıydı, başarılı olmasını sağlayacak tüm olanakları sundu kızına. Ulusal Hazırlık Okulu’nun sınavını kazanan Frida, o dönem için şöyle demiş: “Kimi yeniyetmelere egemen olan ‘Ben kimim?’ sorusunun sıkıntısını yaşamak zorunda kalmadım. Attığım her adım bir olguydu; ben de onunla birlikte vardım.”
1922’de Diego Rivera, Kültür Bakanı tarafından Ulusal Hazırlık Okulu’nun amfisine bir duvar resmi yapmak üzere görevlendirilmişti. Konuşmayı, şaka yapmayı seven, dev gibi şişman, patlak gözlü, kocaman ağızlı bu adamın yemeğini çalmakla yetinmeyen Frida, merdivenleri sabunlayıp onun bir paten pistinde serilircesine düşmesini dört gözle beklemişti. Yavaş, dikkatli adımlarıyla gülümseyerek atlamıştı tuzağı Diego. Sessizce küfredip uzaklaşan Frida arkadaşlarına birdenbire, “Benim Diego Rivera’dan bir çocuğum olacak…” dediğinde, aldığı cevap onun kadınlara çok düşkün, çılgın bir adam olduğu, sanatçıların yalnızca sanatçılardan hoşlandıkları, adamın işine yaramayacağıydı. Ayrıca onun doktor olmak istediğini hatırlatmışlardı. Tıp eğitimine sünger çekmek zorunda kalacaktı oysa.
On beş yaşında aşkı keşfetti. O, kızarıp bozaran küçük hanımlardan değildi, çekingen ve kaprisli olmaya hiç niyeti yoktu. Kancasını taktığı bir kişi vardı. Alejandro Gomez Arias… Yıllarca upuzun mektuplar yazdı ona; tek istediği unutulmamak, bu aşkı tutkuyla sürdürebilmekti. 17 Eylül 1925’te geçirdiği kazayı şöyle anlatıyordu. “Alejandro ile otobüse bindim. Kısa zaman sonra Xochimilo hattının treni çarpıştı. Tuhaf bir çarpışmaydı bu; şiddetli değil, ağır ve yavaştı, herkesi sarstı. Beni daha da çok sarstı. Önce başka bir otobüse binmiştik. Ama küçük şemsiyemi unuttuğumu görünce aramak için indik, beni harap eden o ikinci otobüse bindik. Kaza bir kavşakta oldu, San Juan çarşısının karşısında, tam karşısında… İnsanın çarpışmanın farkına vardığı, ağladığı doğru değil. Gözümden tek damla yaş akmadı ve demir çubuk, kılıcın boğayı delmesi gibi beni deldi geçti.” Çıplaktı, kan ve yaldızla kaplıydı. “Balerin, balerine bakın!” sözcüklerinin dudaklardan dökülmesi bu sanrısal görüntünün bir yansımasıydı. Kazanın gerçekleştiği kavşak zalim bir dönüm noktası değil miydi? O kurgulanmış yaldızlı balerin, gerçeğe dönüşüp yaşamla dans edecekti. Ya o küçücük şemsiye… Onu aramasaydı o gün, kaza geçirmeyebilirdi. Belki de bir gün sonra bindiği otobüsün freni patlayacaktı. İki olasılık da cevapsız sorulara atılan gereksiz birer çengel…
Hastanede ablası hep yanındaydı, ailenin diğer fertleri yaşadıkları şokun etkisiyle gelemeyecek durumdaydılar. Annesinin dili tutulmuş, babası hastalanmıştı. Kazadan bir ay sonra teşhis kondu. Üçüncü, dördüncü omurga kemikleri kırılmış, kalça kemiğinde üç, sağ ayakta on bir kırık, sol dirsekte çıkık, sol kalçadan giren ve cinsel organdan çıkan bir demir çubuğun yol açtığı derin yara, cinsel organda sol dudak yırtılması, şiddetli peritonit, bir süre sonda konulmasını gerektirecek sistit. “Karşınızda, yerçekiminden habersiz bir baş dönmesiyle kendini yitirmiş balerin Frida Kahlo. Kloroformla kokain, kanla kan, gözyaşıyla gözyaşı arasında. Dans eden kim mi? Dans eden, yatağımın çevresinde dans eden, ölüm.”
Bir yıl sonra üç omurga yerinden oynadı, sağ bacağında komplikasyonlar, alçıdan bir korse, sağ bacağı için bir protez aleti verildi. Ağlamaların, inlemelerin ardından yavaşça sakinleşti Frida. Bol bol kitap okuyup hayata kuşbakışı bakarak düşünüyor, sayfaları dolduruyordu çizdiği küçük resimlerle. Hareketsizliğe mecbur kaldığı bu dönemde resme doğru hızla adımlarla yürümeye başlamıştı. Tüm aile fertlerinin toplandığı bir pazar günü, Frida’nın sıradan yatağı krallarınki gibi sütunlu, çok şık bir yatağa dönüştü. Annesinden çıktı bu fikir. Yatağın tavanına asılan ayna en büyük sürprizdi. Frida, aynada yüzünü görür görmez yumdu gözlerini. Korkmuştu çünkü. Sureti karşısında yalnızlığı nasıl bir anlam kazanacaktı? Bir terk edilmişlik duygusuna kapıldı. Gözlerini kaldırdığı anda baktığı kişi kendisiydi. Ayna, tüm gerçeği yüzüne vuran röntgenci bir yoldaştı. Delirme pahasına onu benimsemek, birlikte yaşamaya alışmak -özürlü, kendisine nefretle bakan biri için- büyük bir eşikten atlamak değil de neydi…
Otoportre konusundaki ısrarı hakkında sorular sorulmuştu Frida’ya. Seçme şansı var mıydı? Tam kafasının üstündeki görüntüye takılmaması elinde miydi? Ya bu takıntının kendisini yutmasına izin verecekti ya da cesaretle onun karşısına dikilecekti. Boya tüplerini getiren babasıydı. Renk vazgeçilmeziydi artık, dünya aydınlanıyor, farklı bir boyut kazanıyordu. Geçirdiği kazanın armağanından söz etme vakti gelmiş miydi? Yaşam, bu işte… Ne yaptı Frida? Eziyet edip onu her an sorgulayarak kimliğini elinden almak üzere olan aynadan görüntüyü çaldı. Resim iç dünyasında baskılar sonucu tomurcuklandığında on dokuz yaşındaydı.
Alejandro’ya bir çağrı olarak titizlikle yapılan ilk portre onu getirmese de aylar geçtikçe Frida’nın ressamlığı daha da görünüyor, içinden fışkırıyordu resim. Aklının sularından, belleğinden, benliğindeki imgelemden, açık yaralarından, tarihin içselleştirdiği dış görüntülerinden fışkırıyordu… Bulunduğu durumdan kurtuluşuydu resim dilini seçmek. Güç topladığında hemen tabloları üzerinde çalışırdı, sonuçtan hoşnut olmadığındaysa yapıtlarını yırtacak kadar kuşkucuydu.
Korsesi çıkarılıp yerine kalın bir zarfa benzettiği başka bir korseye alışabilmesi hayli zordu. Bunun yapılmasının amacı yeni bir ameliyatı engellemek ya da en azından tarihini geciktirmekti ancak Kahloların artık bir röntgen çektirmeye dahi paraları kalmamıştı. Öfke ve ailesine yük olmanın getirdiği suçluluk duygusu arasında sıkışıp kalmıştı Frida.
Komünist Parti’ye katılmasıyla akşamların hareketli geçmeye başlaması yepyeni bir dönemdi onun için… Diego Rivera ile bu akşamların birinde kalabalık, gürültülü, dumanlı havasında tanıştı. Sanatı dışında etkileyici fiziği, ölçüsüz hareketleriyle de ünlenmiş, yıllar öncesinin o afacan kızını deli dolu hâlleriyle gene şaşırtmıştı Diego. Anlattıklarında aşırılık vardı, daldan dala atlıyor, kendine özgü tuhaf bir aksanla Fransızca şiirler okuyor, attığı kahkahalar başkalarının gülüşünü bastırıyor, kadınlar etrafında dönüyordu. Çirkindi ama sürekli kendini hatırlattığından, varlığını görmezden gelmek mümkün değildi.
Diego, Frida’nın gözünde bir devdi o zamanlar. Küçük yapıtlarını dikkatle incelediğinde, aynen şöyle söylemişti. “İradenizin sizi özgün ifadenize doğru götürmesi gerekir.” Başka çalışmaları olup olmadığını sorduğunda Frida onu evlerine davet etti. Daha çok dışa açık, toplumsal, kendi boyunda koskoca yapıtlar veren Diego da kendi çalışmaları hakkında onun fikrini almıştı. Frida’nın eserleri insanın mahremiyetine dönüktü, küçük boyuttaydı. Birbirlerinin ayrı türden çalışmalarına yönelttikleri bakış ve eleştiri anlayışı ilişkilerinin en güzel taraflarından biriydi. Pazar ziyaretlerinin sürekliliği nedeniyle bir gün Guillermo Kahlo, “Görüyorum ki kızıma ilgi duyuyorsunuz.” dediğinde, Diego bu sözleri nasıl yorumlayacağına karar veremeyip kekeledikten sonra şöyle devam etti. “Tabii, yoksa onu görmeye gelmek için bu kadar yolu katetmezdim.” Kendisine yapılan uyarıysa Frida’nın gizli bir şeytan olmasıydı. Diego bunu bildiğini söylediğinde, “İyi öyleyse, ben görevimi yaptım, sizi uyardım.” diyerek sözlerine son verdi Guillermo. “Diego’ya âşık oldum ama ailem bundan hiç hoşlanmadı çünkü Diego komünistti. Bizimkiler bunun bir fille beyaz bir güvercinin evliliğini andırdığını söylüyorlardı. Her şeye rağmen, 21 Ağustos 1929’da evlendik. Diego’ya: ‘Kızımın hasta olduğunu ve yaşamı boyunca sağlık sorunları olacağını unutmayın. Akıllıdır ama güzel değildir. Bunu da aklınızdan çıkarmayın. Her şeye rağmen onunla evlenmek istiyorsanız, rıza gösteriyorum.’ diyen babam dışında düğüne kimse gelmedi.”
İki yaratıcı, tutkulu, kendine özgü insanın birbirini seçmesi kafaları karıştıran bir evlilikti… Diego hayatına girdikten sonra erkek giysilerinden vazgeçerek jüponlar, dantelli uzun etekler, renkli elbiseler, ağır takılar takmış, babasının söylediğinin tersine herkesin dikkatini çekmiş, güzel bir kadına dönüşmüştü dönüşmesine de kocasının taşkın hareketleri onu yormakta gecikmemişti. Ortada bir yerde buluşmuş göründüler. Frida hamile olduğunu öğrendiğinde, ayakları yerden kesilmişti ancak sağlığı gebeliği tamamlayabilmesini engellediğinde ölesiye ağladı. Çocuğu tramvay raylarında ölmüş müydü kazada? Anneliği tadabilecek miydi? Her şeye rağmen yaşanan bir aşk beraberliğiydi. Çağlayanlar gibi coşkuluydu, denizlerin dibi kadar derin ve gizemliydi, göller gibi uysaldı, çöller kadar yorucuydu, yırtıcı hayvanlar gibi ürküntülüydü. Ve… Rengârenkti.
1930 sonbaharında bir dizi duvar resmi yapmak üzere Amerika’ya davet edildi Diego. Bu, Frida’nın yıllarca kurduğu onca düşten sonra yapacağı ilk uzun yolculuktu. San Francisco’ya gittiler. Frida davet edildiği toplantılarda giysileri, takıları, neşesi, zayıf İngilizcesi, esprileri, sevimliliği, söylediği Meksika şarkılarıyla büyük sükse yaptı fakat Diego’nun Amerikalı modellerle gününü gün etmesini önleyemedi. Bu arada sağ bacağında başlayan ağrı sebebiyle bir doktordan randevu aldı. Omurga kemiklerinden biri yerinden oynamıştı. Hareketsiz kalmak zorundaydı, bu dönemde düzenli bir biçimde resim yapıyordu.
Meksika’ya döndükten bir süre sonra kabına sığamayan Diego, Amerika’yı özlediğini söyleyip durdu. Frida, ülkesindeki dünyaya kendini kaptırmıştı, ailesi ve dostlarıyla huzurluydu ama yaşam kocasının arzularına cevap verdi. Tekrar Amerika’ya davet edildiler. Ayaklarının tozuyla New York’un baş döndürücü hızlı hayatına akmaya başladılar. Frida karmakarışık duygu ve düşünceler içindeydi. Bir yandan içine çöreklenen dünyanın yoksulluğundan ötürü duyduğu tiksintiyi yüksek sesle ifade ederken, bir yandan da bulunduğu ortamlardan zevk alarak durdurulmaz bir sürüklenişte kendini sorguluyordu. Bu sorgu, inandıklarının yitirilmiş birer dava olmasından kaynaklanıyordu belki de.
Diego’ya bir duvar resmi için yirmi beş bin dolar teklif edilince, 1932 ilkbaharında Detroit’e gittiler. Frida yine hamileydi. Başlayan kanamadan ötürü az hareket etmesi gerekiyordu, kendini resme verdi. Böylece sakinleşti, kaygıları azaldı. Aslında ikilemler içindeydi; doğumun olumlu ve olumsuz yanlarını düşünüyor, kocasıyla durumu tartıştığında bir sonuca ulaşamıyor, kısır bir döngü içinde dönüp duruyordu. Çocuğun kocasıyla bağlarını nasıl etkileyebileceğini düşünüyordu ki üç buçuk aylık hamileyken, kendi deyimiyle yazgısı onu bir lokmada yuttu gitti. Geride çığlığı tükenmiş bir kadın kaldı… Kan yağmurunun ardından hiçbir şey görmez oldu, bir bütün parçalara ayrılarak bir beden açılıp canını veriyor, ölüm fışkırıyordu. Kendi ölümünü doğuruyordu. İki hafta hastanede kaldı; zayıf, solgun ve bitkindi. Eskiz üzerine eskiz yapıyordu, çektiği yoğun acıyla yaşama sarılabilmesi yalnızca resimle mümkündü. “Nasıl olsa umutsuz olacaksam, hiç olmazsa üretken olayım,” diyordu bu dönemde onu şefkatle destekleyen arkadaşı Lucienne’e. “Hiç olmazsa saf ve katıksız öz yıpranmadan, bu kadarını kurtarmış olurum.”
Bir buçuk ay sonra aldığı telgrafta kansere yakalanan annesinin durumunun ciddi olduğu yazıyordu. Bir kez daha yıkıldı… Meksika’ya gittikten bir hafta sonra annesini kaybetti. Babasını teselli ederek, kız kardeşleriyle ortak üzüntülerini paylaşarak geçirdiği bir ayın sonunda Detroit’e geri döndü. Hemen resim yapmaya koyuldu, gözyaşları içinde… Durmaksızın. Hiçbir ahlaki ve estetik kaygı duymadan çektiği acının özgürlüğü içinde kendi evrenini çiziyordu.
Meksika’ya döndüklerinde, kocasının çapkınlıklarından haberdardı. Üzülse de belli etmemeye çalışıyordu. Diego, ona hep geri dönüyordu çünkü. “Kurbağam!” dediği adama âşıktı. Üstüne üstlük Diego, dünyada başka bir kadın kalmamışçasına, küçük kardeşi Cristina ile beraber olmuştu. Hoşgörülü ve özgürlükçü olma çabası içinde canı acıyordu Frida’nın.
Heykeltraş Isamu Noguchi ile birbirlerine âşık olduklarında saklambaç oynamayı seçti. Herkesin gözü önünde çapkınlıklarını sürdüren bir adamla evliydi oysa. Diego’nun tabancasıyla çıkıp gelmesiyle ilişkileri son buldu. Frida yepyeni bir eşikten atlamıştı, arkası gelebilirdi artık. Bu olaydan sonra kocası tarafından katledildiğini hisseden bir kadın olarak içindeki yoğun şiddet arzusuyla bir tablo yaptı. Cristina’ya gelince, tekrar Frida’nın kardeşi ve dostu oldu. Birbirlerini tamamlayan suç ortakları çocukluklarındaki gibi hiç ayrılmadılar. Ayrıca yeğenlerinin de ikinci anneleriydi Frida.
1936’da İspanya’da patlak veren iç savaş sonrası Diego’ya Lev ve Natalya Troçki’nin Meksika hükümetinden sığınma hakkı alıp alamayacaklarını soran bir telgraf geldi. İzin sorunu Diego’nun çabasıyla çözülünce, Lev Troçki ve karısı özel önlemler alınarak Mavi Ev’e yerleştirildiler. Hafifliklere, çapkınlıklara kapalı bir yaşamın içindeydi Lev bu nedenle Frida ile arasında yaşanan aşkın sebebini zaafta aramak yerine ikisinin de zorluklarla dolu dünyasına bağlayabiliriz. Yazılan aşk mektupları Natalya’nın gözünden kaçmamasına rağmen Diego hiçbir şey bilmiyor gibiydi. Bu aşkı kimin bitirdiğiyse hâlâ aralanmamış bir sır perdesi…
1937-1938 yılları tümüyle resme sarıldığı, resmin içine kök salması gerektiğini hissettiği dönemdi. “Tıpkı sizin ona baktığınız gibi, tablonun da size bakması gerekir.” Otuza kırk santimetre hatta bazen daha küçük tablolar yaptı. Artık geriye dönüp yapıtlarını incelediğinde önemli bir ressam olduğunun farkındaydı. Elli santimetrelik resimlerde kendisini Diego’nun yirmi beş metrekarelik duvar resimlerinde olduğundan daha güçlü gördüğünü ifade ediyordu hatta resminin bir ressamınkinden çok, bir yazarın yapıtına benzediğini düşünüyordu.
Sonbaharda New York’ta büyük bir başarı kazanan sergisinde yeni bir aşk filizlendi… İhtiyacı olan sıcaklığı ünlü fotoğrafçı Nickolas Muray’de buldu. İlgili ve samimi olsa bile çok uzaklardaydı Diego. Sevgileri her birinin yarar sağladığı özgürlükte miydi, uzaklığa karşın birbirlerine olan bağlılıklarında mıydı ya da her ikisinde miydi? Diego bitmeyen aşklarıyla yaşamaya devam etse dahi kocasına duyduğu kutsal sevginin tükenmeyişi nedeniyle, Nick’in Frida’nın içinde koskoca bir boşluk duygusu oluşturacak bir armağan sunması olağandı.
Yılsonunda Paris’e davet edildi. Sergi, ticari açıdan New York’taki kadar başarılı geçmese de gösterilen ilgi büyüktü, Picasso başta olmak üzere pek çok ressamın hayranlığını kazandı. Diego’ya şöyle yazmıştı Picasso: “Ne sen, ne Derain, ne de ben, Frida Kahlo gibi yüzler çizmeyi biliyoruz…” Giyim tarzıyla moda çevrelerini de etkilemişti, Vouge’un kapağında yüzüklerle dolu elinin resmi çıktı, Louvre Müzesi de bir tablosunu satın aldı. Artık hakkı teslim ediliyordu.
Mavi Ev’e vardığındaysa umutsuzdu, Diego onu hiç ziyaret etmiyordu. Başka kimseyi sevmediğini söyleyen ama karısı dışında bütün kadınlarla ilgilenen bir adamı zorla tutmanın anlamı yoktu ki… Anlaşmalı olarak boşanma davası açtılar, 1939 yılının sonunda Rivera çiftinin evliliği noktalandı. Frida, bu ayrılıktan sonra duygusal ve fiziksel acılarını söküp atabilmek amacıyla kendini yine resme verdi. “Tablolarım güzel yapılmıştır, hafife alınmamış, sabırla işlenmiştir. Resmim kendinde acının mesajını taşır.” Günce tutmaya başladı; yalnızlığıyla başa çıkabilmek, Diego’ya sessizce seslenmek, duygu ve düşüncelerini dile getirmek, daha güçlü bir biçimde var olabilmek için…
Aylar geçti, Frida’nın sağlığının bozulduğunu duyan Diego kaygılandı. Kendine itiraf edemese de aslında özlüyordu onu. Amerika’da tedavisinin daha özenli bir biçimde devam edebileceği konusunda ikna olması üzerine Frida San Francisco’ya gitti. Havaalanında kendisini karşılayan Diego’ya sordu. “Endişeyle aşk birbirine bağlı mıdır?” Bu ayrılığın ikisi için de iyi olmadığı cevabını aldı. Kendi aralarında tekrar evlenip Meksika’ya döndüklerinde, Mavi Ev’e yerleştiler. Tabloları yeterli kazancı sağlamasa da Frida’nın ünü Avrupa ve Amerika’ya yayılmıştı. Her gün saatlerce çalışması sonucunda 1950’lilere kadar birbirinden görkemli ve hüzünlü yapıtlar üretti. Diego, onun kendisinden daha iyi bir ressam olduğunu kabul ediyordu.
1950-1951 yıllarında yedi ameliyat geçirmiş, kalpten ölen çok sevdiği babasını görmüştü rüyasında, tam iki kez. “Yakında…” diyordu. “Bilgi edineceğim.” “Çabuk bilgi edin, canım babam, gece üzerime iniyor.” Son sergisine ambulansla gidebildi. Bacağını kestiler. 13 Temmuz 1954’te dünyaya veda etti. Son tablosu iştah açıcı, kesilmiş, kırmızı karpuzlardı: Yaşasın Yaşam adında bir natürmort. Güncesine yazdığı son cümleyse şuydu: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım.” Ölümüyle resmi bir cenaze törenine hak kazandı. Bedeni krematoryumda yakılırken Diego cebinden bir not defteriyle kalem çıkardı; başı eğik, ağlayarak Frida’yı kâğıda geçirdi.



