
Buğulu bir pencereden seyrediyorum, sıra sıra geçen ağaçları, heybetli dağları, küçük ama özgüvenli tepecikleri. Yol aktı, ağaçlar bir bir devrildi önümde. Heybetli dağların boynu büküldü sanki geride. Bir gölge bırakmadı peşimi, mazinin ekürisi gibi. Ya da istikbalin izdüşümü…
Yeşil platolar, bozkır sarısı ovalar, tam tepede parıldayan güneş; yolumu, yolculuğumu neşelendirirken tünelin zifiri karanlığı birden üstüme çöküyor, karabasan gibi. Ne kadar da mazideki hayatıma benziyorsunuz. Kim bilir belkide son istasyonda kavuşacağım hayatın fragmanını oynuyorsunuz.
Tünelin ucunda beni tekrar selamladı sevgili güneş. Ağaçların sararmış yaprakları umut fısıldadı. Dağların arasında şırıldayan akarsular, arkasında “Gittiğime bakma, hiç halim yok.” yazan kamyonun beyhude dönen tekerlekleri hayatın hala devam ettiğini salık verdi.
Sırtımda ağır bir yük, yüreğimde harlanmış dualar, gözlerime çöken derin bir hüzün. Küllerinden doğmaya mecbur anka kuşu misali. Dilime bir dua çullanıyor, kalbime binlerce amin.
Hayat devam ediyor, acı ve tatlı…


