Ben kendimi en çok gün sonu yatağa bıraktığım an, uykuyla uyanıklık arasında dinlerim… O an duygularım tüm gerçekliğiyle, bilinç altına atılmış, gün içinde üstüne basılmış her düşünceyle gelir karşıma çok güçlü bir şekilde dikilir çünkü… Böyle bir akşam gözlerimi kapatıp yarı uykulu, rüya mı değil mi bilmediğim bir an geliyor gözlerimin önüne. San Marco meydanı, binlerce kalabalık… Ama yüzleri yok! Rüya değil de bir an kâbus gördüğümü düşünüyorum. Uyanmak istiyorum, uykuda kâbus gördüğümü fark ettiğim anlarda ama sonra bir sokak kemancısının o sessiz ama derin notaları yayılıyor her yere… Tanıdık bir melodi bu, köşe başını dönsem Schubert ile karşılaşacakmışım hissi veriyor… Anlamak için yaklaşmaya, yaklaşmak için insanları geçmeye çalışırken karşılaştığım her bir maske nefesimi kesiyor hepsi donuk ve hüzünlü… Tıpkı kemanenin kalbimin üstüne sürtünürken benim yüzümde bıraktığı ifade gibi… Uyanıyorum…
Hep çok ilginç gelmiştir Venedik maskeleri bana. Özellikle alından başlayarak gözlerden aşağıyı çehreleyen uzun burunlu olanları… Sadece şekilleri değil tabi ki ilk gördüğümde merak etmiştim neden hepsinin hüzünlü ve donuk olduğunu ama bir o kadar da renkli… Maskelerin her biri aslında baktığında başlı başına bir karnaval! Ne içindi peki bu maskeler? En güçlü rivayet vebanın getirdiği çirkinliği örtmek için olduğuydu… Bazıları halk arasındaki sınıf farkını kaldırmak için olduğunu da söyler… Ama aslında burjuvalar… Bu söylenti hemen aklıma o çok sevdiğim şiiri getiriyor; ‘burjuvalar kocaman duvarlarla çevirmişti avlularını, ama dün bir kiraz ağacı gördüm ki dışarı uzatmıştı en çiçekli dalını…’ Umut… İnsanın olduğu hiçbir yerde tükenmeyen sonunu getiremediğiniz kontrolsüz bir deli ot gibi… Her yerde bulabiliyorsunuz istenen ya da istenmeyen! Bu sebepten ki insanlar bir umuda sarılarak takıyor bu maskeleri vebanın getirdiği yaraları, farklılıkları kapatmak için! Peki kapanır mı insanın çirkinliği renkli maskelerle, yeter mi örtmeye asıl olan niyeti düşünceyi gizlemeye gökkuşağı renginde bir maske ya da sadece veba mıydı insanları çirkinleştiren, sahi güzel miydik biz eskiden…
Şu an nerde olduğumun önemi olmaksızın (kalabalık bir ortam) izliyorum etrafı… Venedik maske festivali gözümde yeniden canlanıyor. Ama bu kez gizlenmek istenenler yara izleri olmuyor-veba masum-! Ego maskelerinin ardına saklananlardan tutun, zayıflıklarına bir kahraman silueti geçirenlere kadar hatta birine benzeyebilmek için onun maskesini takanlar bile var! Maskelerin ardına sığınmış çığlıkları susturmak için bağıranlar, yüksek sesle kahkaha atanlar, hüzünde neymiş dedirtiyor insana, Venedik’ liler bu işi bilmiyor. Kimse kimsenin bilmediğini düşünüyor zaten… Herkes kendisi en iyisini biliyor! Konuşmak çok eski bir gelenek, insanların unuttuğu, yeni trend konuşuyormuş gibi yapmak anlamadan ve dinlemeden. Maske takmak istemeyenler aidiyetsizlik duygusuyla kalıyor ortada, saklayacak bir şey bulmalısın diye kavga ediyorlar onlarla! Ve o kimsecikler aynanın karşısında bir yara açmaya gidiyor yüzünde, sonra kapatmak istediği yarasına bir maske takıyor ve böylelikle uzayıp, büyüyor kalabalıklar! Her sabah yeni bir perde açılıyor ve sahne tekrar başlıyor farklı oyuncularla. Ne trajik bir sonuç!
Bilinen 13. Yüzyıldan beri devam ediyormuş festival, o günden beridir maske takıyormuş ve sokaklara dökülüp dans ediyormuş insanlar. Halbuki insanın doğasında maske takma alışkanlığı belki de fıtratından var. Hep mi aynıydı içinde bulunduğumuz durum bugün şikâyet ediyoruz ya insanların göründüğü gibi olmamasından dem vurup, belki üç adım sonra aynı şeyi biz yapıyoruz. Belki de iyi insan olmak, güzel görünmek için maske takmak gerekmiyordur ya da yaşamak için… Göründüğümüz gibi olmak, basit, sıradan…Biraz merhamet biraz sevgi biraz da saygı arkasından tüm güzelliklerini getirecektir yaşamın ayağınıza ama bunu söylerken unutuyorum, yaşam ve mutluluk; bir beklenti arz ilişkisidir değil mi? Beklentiler gerçekleşmezse mutlu olmazsınız koşullu şartlanırsınız zaten. Karşınızdaki adımını atarsa geri dönüş yapar ya da size biri herhangi bir şey yapmazsa sizde yapmazsınız sonuç olarak çok matematiksel gerçek bir sonuç çıkar ortaya hepimizin bildiği iki artı iki dört eder… Peki gerçeğin içinde var mı yaşananların ötesi mutlu olmak zorunda mıyız her zaman ya da hayat hep ayaklarımızın altına güzellikler mi sermeli, karşılığı olmalı mı her şeyin? İnsan, öğrenme arzusuyla yanıp tutuşarak dünyaya doğan insan, en çok ayağı takılıp düştüğünde, yaralandığında öğrenmez mi? Ya da sevdiğinizde sevildiğinizde çarpmaz mı kalbiniz, hissedebildiğinizde!
Gözbebekleriniz karanlıkta büyür, ışıkta küçülür… Çünkü ışık aydınlıktır endişeye yer bırakmaz ama karanlık koyu, güvensiz ve belirsizdir… Maskeler gibi… Taktığımız maskelerin ardındaki yaralarımız, travmalarımız, zayıflıklarımız, utandıklarımız, sosyal baskı dolayısıyla gizlemek istediklerimiz, eksikliklerimiz ve tümünü topladığımızdaki her şey… Görmezden geldiklerimiz aslında bizi biz yapan, bugün ki benliğimizi oluşturan ve bizi hayatta daha güçlü kılan her şey. Çok mu zor olduğumuz gibi yaşamak, olanı kabullenmek, doğrularımız için savaşmak. Hayat yolculuğumuzu tamamlayıp dönüp aynaya baktığımızda maskemizi çıkarırken yıllardır görmediğimiz ve belki tanıyamayacağımız o suretle karşılaşmak, yüzleşmek daha mı kolay geliyor bilmiyorum. Ama aydınlık şeffaftır… Işık tüm kusurlarla birlikte güzellikleri de çıkarır gün yüzüne! Ve mutluluğa giden yolun adı sevgiyse, sevginin yolu kendini sevip kabul etme durağı ile başlar bunu biliyorum… Bir sonraki ütopik festivalin bana hangi rüyalarla geleceğini bilmeden kafamı yastığıma koyup, gülümseyerek uykuma geri dalıyorum, renklerin büyüsüne ve maskelere aldırmadan…