
Şehir daha uyanmamıştı ama ben çoktan tükenmiştim. Pencerenin kenarına bıraktığım geceden kalma karanlık, sabahın içine karışmak istemiyor gibiydi. Dışarıda gri bir gün kuruluyordu; ne yağmur yağıyordu ne de hava açıktı. Tam arada kalmış bir hâl… İnsan gibi.
“Yine mi uyumadın?” dedi annem mutfaktan.
“Uyudum,” dedim, yalanın en kısa hâliyle.
“Yüzünden belli,” diye söylendi. “İnsan biraz dinlenir be.”
İnsan…
Sanki ben o kelimenin içinde eksik kalmış bir harftim.
Sokağa çıktığımda şehir her zamanki gibi aceleciydi. Herkes bir yerlere yetişiyor ama kimse nereye gittiğini bilmiyor gibiydi. Aynı durakta beklediğim adam sigarasını yarım bırakıp otobüse bindi. Kadın telefonuna bakarak yürüdü, az kalsın düşüyordu. Kimse kimseye çarpmıyor ama herkes birbirinin içinden geçiyordu sanki.
Otobüste yanımda oturan yaşlı adam bana döndü.
“Oğlum” dedi, “bu şehir seni de yoruyor mu?”
Bir an durdum. İlk defa biri sormuş gibiydi.
“Yoruyor amcacığım “ dedim. “Ama alışıyorsun.”
Gülümsedi. “Alışmak iyi bir şey değil. İnsan alıştığı yerde eksilir.”
Cevap veremedim. Camdan dışarı baktım. Binalar birbirine yaslanmıştı, sanki düşmemek için birbirine muhtaç ama yine de yalnız.Akşam olunca eve döndüm. Aynı kapı, aynı anahtar sesi, aynı sessizlik.Kardeşim salonda oturuyordu. Televizyon açıktı ama izlemiyordu.
“Abi,” dedi, gözünü ekrandan ayırmadan, “büyüyünce her şey düzeliyor mu?”
Soru basitti ama cevabı yoktu.
“Kim dedi onu?” dedim.
“Okulda herkes öyle diyo.”
Yanına oturdum. Bir süre sustuk.
“Düzelmiyor” dedim sonunda. “Sadece… insan neyin yanlış olduğunu anlamamaya başlıyor”
Kardeşim bana baktı. “O zaman niye büyüyoruz?”
İşte orada şehir içime çöktü.
Bütün sokaklarıyla, bütün gürültüsüyle, bütün yalnızlığıyla.
“Belki de…” dedim yavaşça, “anlamak için değil… dayanmak için.”
Televizyondaki ses yükseldi. Dışarıda bir araba geçti. Hayat devam ediyordu, her zamanki gibi.
Ama ben hâlâ gece okuyup bitirdiğim kitabın o cümlesinde takılıydım:
Hüzünlü düşlere uyandım vakitsiz…
Ve galiba bu şehirde kimse tam olarak uyanamıyordu.

