Günlük sinek kaydı traşım için aynanın karşısına geçtiğim an tanımadığım bir yüz bana pis pis
sırıtıyordu. Her gece uykularımı delik deşik eden prostatla tuvalete telaşla koşarken yorgun bir suratla
uyanırdım. Sağ göz kapağım gözümün yarısına kadar inerken acaba gördüğüm aynada ki yabancı rüya
mı diyordum. Ama rüya değildi adam hala konuşmasını sürdürüyordu.
-Ne oldu yazar bey yüzün bir karış, bütün gece bu yaşta beşik mi salladın. Öyle yattığın yerde öykü
diye yazdığın yalanla hayatımı mahvettin.
-Sabah sabah canımı sıkma be adam…Ben yatarak değil yaşayarak yazarım..
-Yüzünü Arayan Adam öykünü de böyle mi yazdın.
-Yahu her yazdığımı yaşamam mümkün mü? Yaşanmış veya yaşanabilecek olaylardan da esinlenerek
yazar, yazar dediğimiz.
-Sen kendini ne zamandır yazar görüyorsun, iftiracı pislik.
-Git be adam sabah sabah asabımı bozma.
-Ne yaparsın yine aynayı mı kırarsın.
-Kırmam tabi…Derdin ne senin.
-O öykünde yüzlerini aynada göremeyen insanları, siyasiler, onların zengin ettiği patronlar ve eşlerini
aldatanlar diye yazmıştınız. İlk ikide yer almadığıma göre hanım benden kuşkulandı yıllardır
beklediğim müdürlük koltuğuna iki ay oturmadan ona mutfakta yamak oldum. Bütün gün tüm sabah
proğramlarını izledim. Holding patronlarının, yalı zenginlerinin, hanım ağalı konaklarda dönen, daha
doğrusu döndürülmeye çalışılan dizilerden içim daral geldi. Çin işkencelerine razıyım artık. Bir insan
evladına da bu kadar eziyet edilmez, el insaf yahu… Marketten beş dakika geç gelsem hatun anında
ceza keser.
La havle çekip kahvaltı masasına oturdum. Her zamanki gibi pişmiş bir yumurtayı dilimleyip
üzerine kekik, zencefil, kırmızı ve karabiber ektikten sonra, biraz zeytinyağı gezdirip yarım limon
sıktım. Tabi yazları üç kayısı veya orta boy üzüm salkımı yanında üç ceviz, beşer tane siyah ve yeşil
zeytin ve bir parça peynir sabahları olmazsa olmazımdı. Eşim ‘tabağına yaptığın özeni keşke her şeyde
gösterseydin’ diye söylenerek ne kadar ihmal edildiğini güncelledi. Canım önceden sıkıldığı için cevap
vermedim. Hanım yüzümde beni görünce içim rahatladı, dışarı çıktım. Gökyüzü dev gri bir uçurtma
gibi tepemde asılı duruyordu. Belli ki bugünüm pek ışıltılı, renkli geçmeyecekti. Biraz daha uzun
yürüyüş yapmak için pek geçmediğim bir sokakta yürürken bir ses bana doğru seslendi.
-Yazar bey, yazar bey…Sen nasıl yazarım diye ortalarda geziyorsun.
Ses yan tarafta ki mezarlıktan geliyordu. Korkmadım desem yalan olur, kısa duvarla çevrili
mezarlığın içinde bir canlı bile yoktu. Sabah ki münasebetsiz ayna şakasından sonra bu fazla değil
miydi diye yoluma devam ederken gelen ses daha da yükselmişti.
-İnsanları mezar da bile rahat bırakmıyorsunuz. Ne o öyle yetmişinden sonra yazarlığa merak sarıp,
kelimelerle yatıp cümlelerle uyanmak. Tabi senin bileceğin iş. Bütün bedenim çürüyüp iskelete
dönmüşken beynim zembereği boşalmış saat gibi çalışıyormuş. Akıl mantık bunun neresin de…Bir de
kopan elimi bir köpek kapıp giderken nasıl bağırabilirim, bana elime geri ver diyerek. Burada
yazmazsam ölürüm diye yazmışsın sözde benim ağzımdan. Tam saçmalık, bir insan kaç kere ölür ki.
-Sayın mevta kardeş ben burada fantastik bir öykü yazmak istedim. Yani gerçekle var olmayan bir
olaydan insanlara mesaj vermek istedim, yaşanması mümkün olmayan, hayal ürünü olaylar. Burada
birebir o olayı yaşaması gerekmez yazarın, bir yerlerden ve kişilerden de esinlenmiş olabilir .Zaten
öykümün de ismi Bir Tuhaf Kabir Öyküsü..
Hıımmm anladım. Söyleyin o köpeğe kaptığı elimi geri getirsin, ben burada yazmasam d e l i r e
b i l i r i m derken kahkahalarla gülüyordu.
Eşimin dediği gibi yazarlığın bence en kötü yanı anlaşılmamak değil, yazdıklarının içinde çoğu
kez yaşamak, daha doğrusu öyle olduğunu sanmak olmalı…Aklım hepten kafatasımdan firar etmeden
kalabalığa karıştım dikkatim dağılır diye. Çok geçmeden kentin aşina olduğum tüm tuvaletlerinden
birine girdim. İnsan prostat illetine tutulunca nerelerde tuvalet olduğunu bilmesi zorunlu hatta hayati
önemli. Yoksa maazallah idrar kazasına uğrarsınız. İhtiyacım olmasa bile gördüğüm her tuvalete
girdiğim için şimdiye kadar bu kazaya uğramadım çok şükür. Biraz bekledikten sonra tuvalete girdim,
o anlarda nedense şiddeti artan idrarımı yaptıktan sonra ellerimi yıkarken aynaya bakmıştım. Evet
oradaki bendim. Yine de sağdan soldan ve ileri geri giderek aynaya baktım. Şükürler olsun o kişi
bendim. Arkamda ki gencin sırıtarak söylediği ‘Tamam dede Alen Delon kadar yakışıklısın’ sözlerini
duymazdan geldim. Yakında ki parkta bir banka oturdum. Bugün yaşadıklarımı düşünürken bir kişi
omzuma sertçe vurup yanıma çöktü.
-Ne haber yazar bey… Artık Mutlu mesutsun değil mi ?
-İyiyim, ama sizi tanıyamadım.
-Nasıl tanımazsın yahu…Ben hayatını mahvettiğin Zekai’yim…
-Hangi Zekai?
-Zekai İncekütük. Eski Vekil ve Bakan…
-Ne istiyorsunuz benden?
-Asıl ne sen istedin benden, yerimde gözü olan yardımcımın yazdıklarını promter de okuduğum için
rezil ettin beni. Sayın başkanım görevden affımı talep etmekle kalmadı bir daha doğup büyüdüğüm
kentime bile dönemedim utancımdan. Sağ olsunlar birkaç holding siosu oldum da maddi kazanç kaybı
yaşamadım…
Eh artık bizi de görürsün bu kıyaktan derken İncekütük’ten sıkı bir yumruk sol gözümde patladı.
Bu yaşta dayak yemek göz acımı unutturmuştu. Doktorumun sarı nokta rahatsızlığım nedeniyle güneş
gözlüksüz çıkma uyarısı o gün imdadıma yetişti. Yoksa mor bir gözü kimselere anlatamazdım. En
yakın pastaneye gidip dip bir köşeye oturdum. Biraz sonra tepesime dikilen kadın sesini duydum.
-Geçmiş olsun, canınız çok sıkkın. Bir şey mi oldu.
Ses tanıdık gelmişti aradan otuz beş yıldan fazla zaman geçse de. Bu akademi yıllarında tüm
genç erkeklerin güzelliğiyle başını döndüren benimde ilk ve son aşkım Şahika’ydı. Çok şaşırmıştım.
-Tanımadın değil mi? Nerede o akademinin dillere destan Şahika’sı nerede bu yazdığın gibi göbekli
kadın. Sadece gözlerim değişmemiş öyle mi?
-Olur mu sen hala Şahika’sın ismin gibi zirvede duruyorsun. Yer çekimi kanunu sana pek uğramamış.
Ben öyle mi ya. Kel kafalı, şişko, sarkık suratlı…
-Eee…Şairin dediği gibi. Kim demiş akıp gidiyor zaman, akıp giden biziz toprağa doğru her an.
-Eylülündeyiz ömrümüzün, kaç yaprak kaldı bilemeyiz .Neyse yazılan o alnımıza ne yapsak silemeyiz..
-Çok doğru, bu şiilerin şairini tanıyor gibiyim şu akademili mahcup genç olmasın. You Tube de şiir
videolarını izliyorum.
Oturmaz mısınız deyip sandalyeyi geriye çekip oturmasına yardım ettim.
-Hiç değişmemişsin yine kibar ve mahcup…Yüzün bile beni görünce yine kızardı…Keşke o kadar
mahcup olmasaydın. Gözlerin beni sevdiğini haykırırken dilin bir söz söyleyip, seni seviyorum
deseydi… Oysa aşk gözlerde okunur, ben o gözleri tam dört yıl okudum. Ne kadar kaçırırsan kaçır
seven okur.
Önünde ki şekerli kahveye hiç elini sürmeden dönüp gitti, ardında küllenen bir volkanı yeniden
yakarak. Her kelimesi Zekai’nin yumruklarından bin beter beynimde yankılanıyordu.
Salak…salak…salak…salak…
Ayaklarım gövdemi taşıyacak durumda değil di, ayakta bile duramıyordum. Sandalye üzerinde
doğrulup peşinden gitmem imkansız olmasına karşın, yine de bir iki hamle yaptım, kroke olmuş
boksör gibi bomboş gözlerle etrafa bakarken girişte belli belirsiz büyükçe bir kırmızı leke belirdi.
-Ne oldu size böyle resimci bey, kamyon mu çarptı…
Kırmızı leke Aşkın Rengi Kırmızı öyküsünü yazdığım kadındı. Görüntüler yavaş yavaş
netleşmeye başlarken Kırmızılı Kadın ara vermeden konuşuyordu…Öykünü okudum pek beğendim
ama resmimi neden çizmedin diye sitem etmeye başlayınca cebimden çıkardığım küçük not defterimi
masa üzerine bıraktım.
-Bundan sonra tek öykü bile yazmayacağım. Resmini çizebileceğim çok zamanım olacak Aşkın Rengi
Kadın.



