Irkçılık, çoğu zaman nefretle başlamaz. Önce masum görünen birkaç cümleyle hayatımıza girer. “Bizim milletimiz farklıdır.”, “Bizim soyumuz daha asildir.”, “Bizim kanımız daha temizdir.” Çocuk, henüz başka insanları tanımadan kendi kimliğini diğerlerinden üstün görmeyi öğrenir. İlk bakışta zararsız görünen bu telkinler zamanla düşünceye, düşünce davranışa, davranış ise nefrete dönüşür. Irkçılık böyle büyür. Önce üstünlük duygusu doğurur, ardından küçümsemeyi, sonunda ise düşmanlığı besler.
Hiçbir çocuk dünyaya bir başka ırktan nefret ederek gelmez. Önyargı insanın yaratılışında değil, sonradan zihnine bırakılan izlerdedir. Irkçılık öğrenilen bir düşünce biçimidir. İnsan önce ait olduğu topluluğu tanır, sonra farkında olmadan kendisine benzemeyeni “öteki” olarak görmeye başlar. Aidiyet duygusu üstünlük iddiasına dönüştüğü anda, ırkçılık filizlenmeye başlar.
Belki de bu yüzden ırkçılık yalnızca toplumsal bir sorun değil, insanın üstün olma arzusundan beslenen psikolojik bir eğilimdir. Irkçı olmadığını söyleyen insanların önemli bir kısmı bunun farkında bile değildir. Kendilerini nefret eden insanlar olarak değil, yalnızca gerçeği gördüklerine inanan insanlar olarak görürler. Oysa bir insanı doğduğu aile, konuştuğu dil, teninin rengi ya da ait olduğu millet nedeniyle değerli veya değersiz kabul etmek, aklın değil önyargının ürünüdür.
İnsan dünyaya gelirken ne anne babasını, ne doğacağı ülkeyi, ne konuşacağı dili, ne de ait olacağı ırkı seçebilir. Bunların hiçbiri insanın başarısı değildir. İnsan ancak karakterini, ahlakını, bilgisini ve davranışlarını inşa edebilir. Buna rağmen tarih boyunca en büyük övünçlerin ve en büyük nefretlerin, insanın hiçbir emeğinin bulunmadığı özellikler üzerinden kurulmuş olması düşündürücüdür.
Irkçılık çoğu zaman güçlü insanların değil, kendisini güçlü hissetmek isteyen insanların sığınağıdır. Kendi başarılarıyla öne çıkamayan insan, ait olduğu topluluğun başarılarını kendi başarısı gibi görmeye başlar. Atalarının zaferleriyle gururlanır, hiç tanımadığı insanların başarılarını kişisel bir üstünlük duygusuna dönüştürür. Böylece bireysel eksikliklerini, doğuştan sahip olduğu bir kimliğin arkasına gizler. Oysa insanı değerli yapan, hangi aileye, hangi millete ya da hangi ırka doğduğu değil, hayatı boyunca ortaya koyduğu karakterdir.
Tarih bunun acı örnekleriyle doludur. Köle ticareti, siyahi insanların insan yerine konulmamasıyla meşrulaştırıldı. Nazi Almanyası milyonlarca Yahudiyi, Romanı, engelliyi ve diğer hedef alınan grupları “üstün ırk” hayali uğruna yok etti. Bosna’da yıllarca aynı mahallede yaşayan insanlar, bir gün etnik kimlikleri yüzünden birbirlerine silah doğrulttu. Ruanda’da komşular, yalnızca farklı kabilelere mensup oldukları için birbirlerini katletti. Coğrafyalar değişti, diller değişti, bayraklar değişti. Fakat ırkçılığın mantığı hiç değişmedi. Önce insanın değeri düşürüldü, ardından ona yapılan zulüm haklı gösterildi.
Bugün de ırkçılık tamamen ortadan kalkmış değildir. Ekonomik krizler, savaşlar, göç hareketleri ve toplumsal belirsizlikler arttığında önyargılar yeniden güç kazanabilir. İnsan, karmaşık sorunlara basit suçlular aramaya eğilimlidir. İşsizliğin, yoksulluğun ya da güvenlik kaygılarının sorumluluğunu belirli bir topluluğa yüklemek, gerçek nedenleri araştırmaktan daha kolaydır. Irkçılık da çoğu zaman bu kolaycılıktan beslenir.
Büyük dinlerin ortak vicdanı bu noktada dikkat çekici biçimde buluşur. İnsan, doğarken sahip olduğu özelliklerle değil, yaşarken ortaya koyduğu ahlak ve davranışlarla değerlendirilir. İslam’ın ortaya koyduğu anlayış son derece açıktır. Kur’an-ı Kerim’de insanların farklı milletler ve kabileler halinde yaratılmasının sebebinin birbirlerine üstünlük kurmaları değil, birbirlerini tanımaları olduğu bildirilir. Üstünlüğün ise yalnızca takva, ahlak ve erdemle ölçülebileceği ifade edilir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) de Veda Hutbesi’nde bu anlayışı şu sözlerle bütün insanlığa ilan etmiştir: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”
Bu yalnızca bir ahlak tavsiyesi değildir. Aynı zamanda ırkçılığın temelini ortadan kaldıran evrensel bir ilkedir. İslam inancına göre insanın hangi ırktan olacağı Allah’ın takdiridir. Doğuştan gelen bir üstünlük iddiası, ilahi adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Hristiyanlık da bütün insanların Tanrı’nın suretinde yaratıldığını kabul eder. Budizm ise insanı doğduğu kimlikle değil, eylemleriyle değerlendirir ve bütün canlılara karşı merhameti esas alır. Farklı inançların ortak mesajı aynıdır: İnsan, doğuştan getirdiği kimliğiyle değil, yaşarken inşa ettiği ahlakıyla değer kazanır.
Irkçılık yalnızca ten rengi veya soy üzerinden ortaya çıkmaz. Bazen bir dili küçümseyerek de kendini gösterir. “O dil gerçek bir dil değil.”, “Bizim dilimiz daha zengin.”, “Onların dili bozuk.”, “Bu dil başka dillerin karışımından oluşmuş.” gibi ifadeler, çoğu zaman bilimsel değerlendirmeler değil, dil üzerinden kurulan üstünlük iddialarıdır.
Oysa hiçbir insan ana dilini seçerek dünyaya gelmez. Dil, doğduğumuz coğrafyanın bize bıraktığı ilk mirastır. Bir çocuk dünyanın başka bir yerinde doğmuş olsaydı, bugün savunduğu dili değil, bambaşka bir dili konuşuyor olacaktı.
Dilbilim açısından hiçbir doğal dil diğerinden üstün değildir. Her dil, onu konuşan toplumun hafızasını, kültürünü ve dünyayı algılayış biçimini taşır. Bir dilin kelime hazinesinin geniş olması ya da ses yapısının farklılığı, onu diğerlerinden üstün kılmaz. Bunlar eksiklik değil, çeşitliliktir. Nasıl ki doğadaki bütün çiçeklerin aynı renkte olması dünyayı yoksullaştıracaksa, bütün insanların aynı dili konuşması da insanlığı fakirleştirirdi.
Diller, birkaç nesilde ortaya çıkan yapılar değildir. Her biri binlerce yıllık bir birikimin, kültürün ve insan tecrübesinin ürünüdür. Bir dilin söz varlığını, yapısını veya tarihsel gelişimini incelemek elbette dilbilimin konusudur. Ancak bu incelemeler, hiçbir dile doğuştan bir üstünlük ya da aşağılık yüklemez.
İslam’ın bu konudaki yaklaşımı da dikkat çekicidir. Kur’an-ı Kerim’de insanların farklı dillere ve renklere sahip olmaları, Allah’ın ayetlerinden biri olarak ifade edilir. Bu bakış açısı, farklılıkları üstünlük sebebi değil, yaratılışın bir parçası olarak görür. Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; bir milletin hafızası, kültürü ve kimliğidir. Bu nedenle bir dile duyulan saygı, aslında o dili konuşan insana duyulan saygının da bir göstergesidir. Bir dili küçümsemek, yalnızca kelimeleri değil, o kelimelerin taşıdığı tarihi, kültürü ve insanı da küçümsemektir.
Bir dili küçümsemek, çoğu zaman o dili konuşan insanları küçümsemenin en örtülü biçimidir. Çünkü dil yalnızca kelimelerden oluşmaz. Bir toplumun tarihini, sevincini, acısını, masallarını, türkülerini ve hafızasını taşır. Bu nedenle bir dile yöneltilen küçümseme, çoğu zaman o kültüre yöneltilmiş sessiz bir önyargıdır.
Irkçılık kendiliğinden büyümez. Onu besleyen bir dil, canlı tutan bir anlatı ve onu sürekli yeniden üreten araçlar vardır. Bazen siyaset, bazen medya, bazen de taraflı tarih anlatıları insanları “biz” ve “onlar” diye ayıran görünmez duvarlar örer. Tarih yalnızca kendi kahramanlarını anlatıp hatalarını unutturduğunda, yalnızca kendi acılarını hatırlatıp başkalarının acılarını görmezden geldiğinde önyargılar nesilden nesile aktarılır. İnsanlar da hiç tanımadıkları topluluklar hakkında kesin hükümler vermeye başlar.
Medyanın kullandığı dil bu sürecin en güçlü belirleyicilerinden biridir. Bir topluluğu sürekli suç, şiddet, göç ya da ekonomik sorunlarla birlikte anan haber dili, zamanla insanların bireyleri değil, kimlikleri yargılamasına yol açabilir. Tekrarlanan her ifade, fark edilmeden zihinde bir kalıba dönüşür.
Siyaset ise toplumları ortak hedefler etrafında birleştirebildiği gibi, kimlikler üzerinden ayrıştırmayı tercih ettiğinde ırkçılığı besleyen güçlü araçlardan birine dönüşebilir. Tarih boyunca ekonomik sıkıntılar, toplumsal huzursuzluklar ve yönetim başarısızlıkları çoğu zaman “öteki” olarak gösterilen grupların üzerine yıkılmıştır. Gerçek sorunlar yerine kimlikler tartışılmış, önyargılar ise giderek derinleşmiştir.
Oysa tarih, bir milleti diğerinden üstün göstermek için değil, insanlığın ortak tecrübelerini anlamak için vardır. Geçmiş, ideolojilerin hizmetine girdiğinde önyargı üretir. Hakikatin hizmetinde kaldığında ise vicdan üretir. Irkçılığın en büyük düşmanı yalnızca doğru bilgi değildir. Aynı zamanda başkasının hikâyesini de kendi hikâyemiz kadar dürüstçe dinleyebilmektir.
Irkçılığın varlığını sürdürmesinde eğitimin de önemli bir yeri vardır. Ancak eğitim yalnızca diploma sahibi olmak değildir. Eleştirel düşünmeyi öğretmeyen, farklı kültürleri tanımaya imkân vermeyen bir eğitim, önyargıları ortadan kaldırmakta yetersiz kalabilir. İnsan yıllarca okul okuyabilir. Fakat sorgulamayı öğrenmemişse çocukluğunda edindiği kalıpları ömrü boyunca taşımaya devam edebilir.
Bu nedenle ırkçılığı yalnızca eğitimsiz insanlara özgü bir sorun olarak görmek doğru değildir. Tarihte ırkçı ideolojileri savunanlar arasında profesörler, doktorlar, hukukçular ve bilim insanları da vardı. Bilgi, insanın zihnini geliştirebilir. Fakat vicdanını tek başına geliştiremez. Asıl eğitim, insana farklı olana saygı duymayı, kendi düşüncesini sorgulamayı ve gerektiğinde yanıldığını kabul edebilmeyi öğretebildiği ölçüde anlam kazanır.
Burada önemli bir ayrımı da yapmak gerekir. Kendi milletini sevmek başka şeydir, başka milletleri küçümsemek başka şey. Milliyetçilik, insanın tarihine, kültürüne ve vatanına duyduğu bağlılıktır. Irkçılık ise kendi kimliğini yüceltirken başkasının kimliğini değersizleştirmeye başlar. Vatan sevgisi, başka milletlere düşmanlık üretmediği sürece bir erdemdir. Sevgi üzerine kurulan aidiyet insanı olgunlaştırır. Nefret üzerine kurulan aidiyet ise insanı küçültür.
Belki de ırkçılık, insanın en büyük çelişkilerinden biridir. İnsan, seçemediği bir kimlikle övünür. Yine seçemediği bir kimlik yüzünden başkasını küçümser. Oysa hepimiz aynı şekilde dünyaya geldik. Aynı acıyı hissediyor, aynı sevinci yaşıyor ve aynı ölüme doğru yürüyoruz. Hayat bize hangi ırktan olacağımızı seçme hakkı vermedi. Fakat nasıl bir insan olacağımızı seçme özgürlüğünü verdi.
Irkçılık, insanlığın yüzyıllardır kurtulamadığı en eski önyargılardan ve en yıkıcı fikirlerden biridir. İnsanları birbirine düşman eden, kardeşliği zayıflatan, toplumları ayrıştıran, savaşları ve katliamları besleyen görünmez bir virüs gibidir. Hiçbir milleti büyütmez. Aksine nefreti büyütür, toplumu içeriden tüketir, kardeşliği zayıflatır ve geleceği yoksullaştırır. Bilimin, sanatın, ticaretin ve kültürün gelişmesi farklı insanların bir arada yaşayabildiği toplumlarda mümkündür. Irkçılık ise insanların birbirinden öğrenmesini engeller, ortak geleceği parçalar ve geriye yalnızca nefreti miras bırakır.
İnsanlık, tarih boyunca farklı ırklar yüzünden değil, farklı ırklara yüklediği üstünlük ve düşmanlık düşünceleri yüzünden acı çekmiştir. Belki de bu yüzden kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
İnsan, gerçekten emek vermediği bir şeyle gurur duyabilir mi?



