Mert, ölüleri on iki yaşından beri görüyordu.
İlk gördüğü, dedesiydi.
Dedesinin ölümünden üç gün sonra Mert, gece yarısı mutfağa su içmek için kalkmış ve onu masanın başında otururken görmüştü. Üzerinde her zamanki kahverengi hırkası vardı. Yüzü solgundu ama gülümsüyordu.
Mert korkuyla geri çekilmişti.
Dedesi sadece şunu söylemişti:
“Kapıyı kimseye açma.”
Sonra kaybolmuştu.
Ertesi sabah Mert’in annesi, gece boyunca apartmanın kapısını zorlayan bir yabancıdan söz etmişti.
Mert o günden sonra gördüklerini kimseye anlatmadı.
Yıllar geçti. Ölüler bazen bir hastane koridorunda, bazen otobüs durağında, bazen de kalabalık bir caddede karşısına çıkıyordu. Hiçbiri onunla konuşmuyordu.
Ta ki o geceye kadar.
Mert, eski bir hastanede gece güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Saat 03.17’de koridorun sonunda bir kadın gördü.
Kadın beyaz bir hastane önlüğü giyiyordu.
Mert dondu.
Kadının yüzünü tanıyordu.
Elif.
On beş yıl önce aynı mahallede yaşadığı çocukluk arkadaşı.
Elif on yaşındayken kaybolmuştu. Cesedi hiçbir zaman bulunamamıştı.
Mert el fenerini kaldırdı.
“Elif?”
Kadın başını yavaşça çevirdi.
“Beni buldun.”
Mert’in boğazı kurudu.
“Sen… öldün mü?”
Elif cevap vermedi.
Koridorun sonundaki 7 numaralı odayı gösterdi.
“İçeride.”
“Ne var içeride?”
Elif’in yüzündeki ifade değişti.
“Kendin.”
Mert’in kalbi hızlandı.
Oda 7 yıllardır kullanılmıyordu. Hastanenin eski bölümünde, diğer odalardan ayrıydı. Kapısında paslanmış bir zincir vardı.
Mert zinciri kaldırdı.
Kapı kendi kendine açıldı.
İçeride yalnızca eski bir yatak ve duvara sabitlenmiş küçük bir ayna vardı.
Mert aynaya baktı.
Kendisini gördü.
Ama aynadaki Mert gülümsüyordu.
Gerçek Mert gülümsemiyordu.
Aynadaki görüntü elini kaldırdı.
Mert geri çekildi.
“Bu imkânsız.”
Aynadaki Mert dudaklarını oynattı.
“Geç kaldın.”
O anda odanın ışığı söndü.
Koridordan ayak sesleri geldi.
Bir tane.
İki tane.
Sonra onlarca.
Mert kapıya yöneldi fakat koridorda artık yalnız değildi.
Ölüler vardı.
Hastalar.
Hemşireler.
Doktorlar.
Ve aralarında Elif.
Hepsi sessizce ona bakıyordu.
Elif yaklaştı.
“Biz seni yıllardır görüyorduk.”
Mert fısıldadı:
“Ne demek bu?”
“Sen bizi gördüğünü sanıyordun.”
Elif elini aynaya uzattı.
“Meğer biz seni görüyormuşuz.”
Mert aynaya tekrar baktı.
Bu kez yansıması yoktu.
Aynanın içinde karanlık bir oda görünüyordu.
O odada bir yatak vardı.
Yatakta Mert yatıyordu.
Gözleri kapalıydı.
Yanında ise yaşlı dedesi duruyordu.
Dedesinin yıllar önce söylediği cümle Mert’in zihninde yankılandı:
“Kapıyı kimseye açma.”
Mert’in gözleri büyüdü.
“Ben… ne zamandır buradayım?”
Elif cevap vermedi.
Koridordaki bütün ölüler aynı anda başlarını çevirdi.
Mert’in arkasındaki kapıya baktılar.
Kapı yavaşça kapandı.
Ve dışarıdan birinin sesi duyuldu.
Mert’in kendi sesi:
“Kapıyı kimseye açma.”
Mert kapıya vurdu.
“Kim var orada?”
Cevap gelmedi.
Sonra kapının altından bir gölge süzüldü.
Bir çift ayakkabı.
Mert’in ayakkabıları.
Kapının dışında duran kişi, Mert’in kendisiydi.
Kapı açıldı.
Mert karşısında kendisini gördü.
Diğer Mert gülümsedi.
“Şimdi sıra sende.”
Ertesi sabah hastanenin güvenlik kamerasında garip bir şey fark edildi.
Saat 03.17’de Mert’in koridora girdiği görülüyordu.
Saat 03.18’de ise görüntü kesiliyordu.
Mert bir daha hiç görülmedi.
O günden sonra hastanenin eski bölümünde çalışan güvenlik görevlileri, gece vardiyalarında koridorun sonunda bir adam gördüklerini söylemeye başladılar.
Adamın üzerinde güvenlik üniforması vardı.
Yüzü solgundu.
Ve her gece saat 03.17’de, 7 numaralı odanın önünde durup kapıya bakıyordu.
Onu görenler kaçıyordu.
Çünkü adam bazen başını kaldırıp doğrudan kameraya bakıyordu.
Ve dudaklarını sessizce oynatıyordu:
“Kapıyı kimseye açma.”
Ama kameraların kaydetmediği bir şey daha vardı.
Adam bunu söyledikten sonra arkasında beliren onlarca ölü, hep birlikte gülümsüyordu.


