Salvador Dalí, sanatçı personası ve kendini bir esere dönüştürmek
[ANA GÖRSEL]
Salvador Dalí, fotoğraf
Bir ressama “İyi bir ressam olmak için ne gerekir?” diye sorsanız, muhtemelen
yetenekten, çalışmaktan, disiplinli olmaktan, sanat tarihinden ya da yıllar içinde
gelişen kişisel bir bakıştan söz eder.
Salvador Dalí’nin cevabı ise biraz farklıdır.
1948’de yayımlanan 50 Secrets of Magic Craftsmanship adlı kitabının prologunda Dalí,
bir ressamın başına gelebilecek en talihli iki şeyin önce İspanyol olmak, sonra da Dalí
adını taşımak olduğunu söyler. Üstelik bu iki talihin de kendi başına gerçekleştiğini
belirtir.
İlk bakışta bu cümle, Dalí’nin kendine özgü mizahı ve özgüveni gibi okunabilir.
Fakat cümlenin içinde daha ilginç bir şey vardır.
Dalí, iyi bir ressam olma meselesinin içine kendi adını yerleştirir.
Burada “Dalí” artık yalnızca bir soyadı değildir.
Bir görüntüdür. Bir karakterdir. Bir beklentidir.
Ve zamanla başlı başına bir sanatçı imgesine dönüşür.
Bizi de şu soruya götürür:
Bir sanatçı yalnızca eserlerini mi yaratır, yoksa zamanla kendisini de yaratmaya başlar
mı?
Salvador Dalí mi, “Dalí” mi?
Salvador Dalí’nin sanatçı kimliğini düşünürken yalnızca tablolarına bakmak yeterli
değildir.
Yazıları, fotoğrafları, röportajları, kıyafetleri, ünlü bıyığı, jestleri ve kendisi hakkında
anlattığı hikâyeler de bu kimliğin parçalarıdır.
Dalí’nin kendi hayatını anlatma biçimi bu açıdan özellikle önemlidir. The Secret Life of
Salvador Dalí, sanatçının kendisini nasıl kurduğunu ve nasıl anlattığını görmek
açısından dikkat çekici bir örnektir.
Çünkü insan kendi hayatını anlatırken yalnızca “ne olduğunu” anlatmaz.
Aynı zamanda neyi göstereceğine karar verir.
Hangi anıyı öne çıkaracağını, hangisini geride bırakacağını, kendisine hangi anlamı
vereceğini seçer.
Böylece biyografi yalnızca geçmişin anlatılması olmaktan çıkar. Kişinin kendisi
hakkında kurduğu anlatıya dönüşür.
Dalí’nin durumunda bu anlatı, sanatçı personasının önemli bir parçasıdır.
Dolayısıyla soru biraz değişir:
Dalí, dünyanın karşısına hangi Salvador Dalí’yi çıkarmayı seçti?
Sanatçı personası tam da burada başlar.
İnsan önce kendisini anlatır.
Sonra anlattığı kişi, başkalarının zihninde yaşamaya başlar.
Maske saklamak için mi, yaratmak için mi?
“Persona” kelimesi çoğu zaman bir maskeyi çağrıştırır.
Sanki gerçek kişinin üzerine sonradan geçirilmiş yapay bir kimlikten söz ediyormuşuz
gibi.
Oysa maske her zaman saklamak için kullanılmaz.
Bazen insanın kendisine başka bir biçim vermesinin yoludur.
Sanatçı için bu durum daha da görünür hale gelir. Çünkü sanatçı yalnızca eser
üretmez. Aynı zamanda kamusal bir kimlik taşır.
Dalí’nin bıyığı, kıyafetleri, jestleri, fotoğrafları ve röportajlardaki görünüşü zamanla
onun tanınabilir sanatçı imgesinin parçalarına dönüştü. Bıyığı ise neredeyse bir imza
gibi çalışmaya başladı.
Böylece sanatçının bedeni de sanatının dolaşım alanına girdi.
Neyi göstereceğim? Neyi geri planda bırakacağım? İnsanlar beni hangi görüntüyle
hatırlayacak?
Dalí’nin sanatçı personasında bu sorular görünür hale gelir.
Sanatçının bedeni, bakışı ve kurduğu imge, kimi zaman eserin kendisi kadar güçlü bir
anlam alanı oluşturabilir.
Sihirli Gece
Şennur Üzgen, Night Whispers, Acrylic on Duralit
Bir sanatçının kendi imgesini kurması, ilk bakışta bir özgürlük biçimi gibi görünebilir.
Kendi hikâyesini anlatır. Kendi görüntüsünü seçer. Hangi yönünün öne çıkacağına
karar verir.
Fakat kamusal alana çıkan bir imge artık bütünüyle sanatçının kontrolünde değildir.
İzleyici onu yorumlar.
Medya onu tekrarlar.
Fotoğraflarını çoğaltır.
Zaman ise bütün bu görüntüleri bir sanatçı portresine dönüştürür.
Böylece sanatçının yarattığı persona, sanatçının kendisinden bağımsız bir hayat
kazanabilir.
Dalí’nin durumunda bu süreç özellikle belirgindir.
“Dalí” artık yalnızca Salvador Dalí’nin adı değildir.
Belirli bir görünüşü, belirli bir davranış biçimini ve belirli bir sanatçı fikrini çağrıştırır.
Sanatçı kendi imgesini yaratır. Sonra o imge, sanatçının nasıl görüleceğini belirlemeye
başlar.
Sanatçı kendisini bir malzeme haline getirebilir mi?
Sanatçının kendi kimliğini sanat pratiğinin bir parçası haline getirmesi Dalí ile
başlamaz.
Marcel Duchamp’ın Rrose Sélavy personası bunun çarpıcı örneklerinden biridir.
Duchamp, bu alter egoyu sanatçı kimliğinin başka bir biçime dönüşebileceği bir alan
olarak kullandı.
Andy Warhol ise sanatçı imgesini, Factory’yi, fotoğrafı, basını ve ünlüler dünyasını
sanat pratiğinin dolaşım alanına dahil ederek başka bir model oluşturdu.
Bu örneklerde sanatçı artık yalnızca tuvalin arkasında duran kişi değildir.
Kendisinin nasıl göründüğü de sanat pratiğinin bir parçası haline gelir.
Dalí’nin farkı, bunu son derece teatral ve kişisel bir biçimde yapmasıdır.
“Dalí” giderek bir isimden çok bir imgeye dönüşür.
Bir anlamda sanatçı, kendi varlığını da kullandığı malzemeler arasına ekler.
Dalí ve influencer arasındaki tuhaf akrabalık
Bugün “influencer” dediğimiz kişi kendi görüntüsünü, hayatını ve kişiliğini
görünürlüğünün merkezine koyuyor.
Fotoğrafını seçiyor. Nasıl konuşacağını belirliyor. Hangi hayat anını paylaşacağına
karar veriyor.
Bir kimlik oluşturuyor ve bu kimliğin sürekliliğini koruyor.
Peki bu mekanizmaların hepsi gerçekten sosyal medyayla mı başladı?
Dalí’nin döneminde sosyal medya yoktu.
Ama görünürlük vardı.
Basın vardı. Fotoğraf vardı. Röportajlar vardı. Yayınlar vardı.
Dalí’nin basınla kurduğu ilişki de bu görünürlük alanının önemli bir parçasıydı. 1945’te
yayımlamaya başladığı Dalí News, kendi adıyla sanatçı kimliğinin dolaşıma girmesinin
doğrudan örneklerinden biriydi.
Bu nedenle Dalí’yi “ilk influencer” ilan etmektense, bugün influencer kültüründe
gördüğümüz bazı görünürlük mekanizmalarının sosyal medyadan çok daha eski
olduğunu söylemek daha doğru olur.
Kişinin kendisini bir görüntüye dönüştürmesi…
Görüntüsünü dolaşımda tutması…
İnsanların yalnızca yaptığı işe değil, kendisine de bakmasını sağlaması…
Bugün araçlar değişti.
Görünürlük üretme arzusu ise o kadar yeni değil.
Görünür olmak mı, görünürlüğü yönetmek mi?
Bugünün sanatçısı için durum daha da karmaşık.
Çünkü sanatçı artık kendi görünürlüğünün editörü olabilir.
Fotoğrafını seçer, atölyesini gösterir, çalışma sürecini paylaşır, yeni eserini yayınlar,
sergisini duyurur ve hikâyesini kendi cümleleriyle anlatır.
Bu, sanatçı açısından önemli bir özgürlük alanıdır.
Fakat görünürlük arttıkça başka bir baskı da ortaya çıkabilir.
Sanatçı yalnızca eser üretmekle değil, kendisinin görünür kalmasını sağlamakla da
uğraşmaya başlayabilir.
Bir noktadan sonra soru değişir.
“Ne üretiyorum?”
yerine:
“Nasıl görünmeliyim?”
Ve ardından:
“İnsanların beni nasıl hatırlamasını istiyorum?”
Bir görüntü oluşturduğunuzda, insanlar o görüntünün devamını beklemeye başlar.
Sanatçı değişebilir.
Ama imgesi daha yavaş değişebilir.
Persona burada yalnızca sanatçının yarattığı bir şey olmaktan çıkar.
Sanatçının üzerinde de etkili olmaya başlar.
Bir sanatçı kendi eserinin önüne geçebilir mi?
Bir sanat eserinin karşısında aslında yalnızca iki taraf yoktur: sanatçı ve izleyici.
Arada üçüncü bir şey daha vardır.
Sanatçı hakkında oluşturduğumuz fikir.
Bazen bu fikir eserden önce gelir.
Bir sanatçının adını biliriz.
Hangi döneme ait olduğunu biliriz.
Nasıl biri olduğunu düşündüğümüzü biliriz.
Hatta eserini görmeden önce onun hakkında bir beklenti oluşturmuş olabiliriz.
Sonra esere bakarız.
Bu durumda gözümüz yalnızca tuvale bakmaz.
Aynı zamanda zihnimizdeki sanatçıya da bakar.
Dalí bu durumu özellikle görünür hale getiren örneklerden biridir. Çünkü “Dalí” adı,
eserlerinden bağımsız olarak bile güçlü bir görsel ve kültürel çağrışım taşır.
Dolayısıyla Dalí’nin personası yalnızca onun nasıl hatırlanacağını belirlemez.
Aynı zamanda eserlerinin nasıl görülebileceğini de etkiler.
Persona esere bir kapı açabilir.
Ama aynı zamanda eserin önüne de geçebilir.
Ve şu soru kaçınılmaz hale gelir:
İnsan Dalí’ye mi bakıyor, yoksa Dalí’nin yarattığı imge üzerinden mi Dalí’ye bakıyor?
Dalí’den bugüne kalan soru
Dalí bugün hâlâ konuşuluyor.
Bunun nedeni yalnızca resimlerinin sürrealizm tarihindeki yeri değil.
Dalí, aynı zamanda kendi sanatçı kimliğini nasıl dolaşıma sokacağını bilen bir
sanatçıydı.
Adını, yüzünü, sesini, bedenini, kıyafetlerini, davranışlarını ve hikâyesini sanatçı
kimliğinin parçaları haline getirdi.
Bugün bunun çok daha hızlı ve doğrudan bir versiyonunu görüyoruz.
Sanatçı kendi görüntüsünü yayınlayabiliyor. Kendi hikâyesini anlatabiliyor. Eserlerinin
dolaşımını da önemli ölçüde yönlendirebiliyor.
Ama burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
Sanatçı görünürlüğünü yönettiğini düşünürken, görünürlük onu yönetmeye başlayabilir
mi?
Bir kez belirli bir sanatçı imgesi oluşturduğunuzda, insanlar o görüntüyü sizden
beklemeye başlar.
Siz değişirsiniz.
Ama imgeniz sizden daha yavaş değişir.
Belki Dalí’nin asıl ilginçliği tam da burada ortaya çıkar.
O yalnızca resimler yapmadı.
“Dalí” adında bir sanatçı imgesi de yarattı.
Ve o imge, zamanla eserlerinin nasıl görüleceğini de etkiledi.
Başlangıçtaki soruya dönersek:
İyi bir ressam olmak için İspanyol olmak yeter mi?
Elbette hayır.
Ama Dalí’nin cümlesi, görünüşteki şakasından daha fazlasını söylüyor.
Çünkü bazı sanatçılar yalnızca eser üretmez.
Kendilerini de sanatlarının bir parçasına dönüştürürler.
Ve belki asıl mesele tam da burada başlar:
İnsan kendi imgesini yaratır. Sonra kendi yarattığı imge, onu yeniden yaratmaya
başlar.



