• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Kahramansız Masal / Oylum Barak

Oylum Barak . Oylum Barak
11 Ekim 2026
. Öykü
0
Kahramansız Masal / Oylum Barak
0
SHARES
3
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

“Islanıyorum” dememek için “yağmur yağıyor” diyorum.
Ve ben ilk kez, gerçekten ıslandığımı hissediyorum.
Akşamüstü beş gibiydi. Yaz akşamı. Kahvemi yudumlarken Banu’yla derin bir sohbetin içindeydik. Kafenin geleni gideni bitmiyordu. Ne çok kalabalıktı ne de fazla sakindi. İnsan seslerinin melodisine dingin bir müzik eşlik ediyordu. İlk önce parfümünün kokusu sardı etrafı. Davetkârdı. Ancak bu kadarını söyleyebilirim.
Kokusu hayatına, hayatıma davet ediyordu sanki. Ruhum bedenimden ayrılarak kokusunun peşine takıldı. Önce ensesine yaklaştı. Hafifçe… dokunmadan. Sonra tıraşlı yüzünde sakince gezindi. Uzun parmaklarının arasından süzüldü. Siyahla grinin birbirine karıştığı saçlarını savurdu. Her esintide davetini yeniden fısıldadı. Kalbine sızmak isteyen ruhum, göz göze geldiğimiz anda boynuna kendinden bir parça bıraktı. Hissetmiş gibi gözlerini acımasızca kaçırdı. Ardından arkasına, birini ararmışçasına baktı.
“Aradığın benim,” demek geldi içimden.
Diyemedim.
“Yüreğinde biraz dinlenebilir miyim?”
Diyemedim.
Bir o kadar tanıdık, bir o kadar yabancı bu hisle nefes almaya çalışıyordum. Sohbetin nerede kaldığını, kimle oturduğumu bile unutmuştum.
Kaybolmayı… ıslanmayı yeniden hatırlayan yüreğim kızıl kırmızıydı. Kulaklarım yalnızca onun sesini duyabilmek için çabalıyordu.
Kimdi?
Nasıl bir sese sahipti?
Neden buradaydı?
Yanına gitsem ne olurdu?
“Merhaba,” desem.
Derinliklerinde kaybolsam. Kaybolurken kendimi bulsam.
Yan masadan yere düşen cam bardağın kırılgan sesiyle hayalimden uyandım. Banu’nun gülümsemesinde biraz umut, biraz da şaşkınlık vardı. Son beş dakika hiç yaşanmamış gibi sohbete devam ettik.
Kimle yarışım, kiminle yaşarım bilmiyorum. Bazen yüreğim aralanıyor. O küçücük aralıktan bir koku sızıyor. Bir anlığına da olsa alıp götürüyor beni. Sürüklüyor. Umarsızca. Aşkın adına yakışırcasına kapılıp gitmek istiyorum.
Kaç gündür o kafeye gitmemek için verdiğim çabaların hiçbir işe yaramadığını fark ettiğim sırada kahvemi yudumluyordum. Gözlerim kapıda, kalbim davetkârda, aklım çatışmadaydı. Gelmedi. Ama gelmemiş olması beni hatırlamadığı anlamına gelmezdi ki. Gözlerimiz buluşmuştu bir kere. Derin derin bakmıştı. Sonra da acımasızca kaçırmıştı gözlerini. Olsun. İrkilmiş gibiydi. Yoksa irkilmemişti de gelmesini beklediği biri mi vardı? Yok canım. Beklediği biri olsa kahvesini alıp gitmezdi ki. Hem iki kahve de almamıştı. Tekrar göz göze gelirsek kesin hatırlayacaktı beni. Ruhumdan bir parçayı ruhuna bırakmıştım bir kere. Kesin hatırlayacaktı.
Yarım saat daha beklesem ne çıkardı? Bekleyeceğim. Kalbimin hatırına, aklımın inadına bekleyeceğim.
Hikâyeden çok oyuncular mı önemli, bilemiyorum. Aynı hikâyeyi yaşayan binlerce insandan yalnızca biriyim. Ama ne başrol gibi hissediyorum kendimi ne de figüran. Tek hissettiğim, kendi hikâyemin dışında kalmış olduğum. Akıp giden bir film şeridinin üzerine atılmış çizik gibiyim. Ne filmi durdurabiliyorum ne de görünmez olabiliyorum. Çizikte saklıyım.
Haftalar geçti. Her defasında “son kez” dediğim yerdeyim. Yılgınım. Gözlerine yine aynı derinlikle bakabilir miydim? Hiç emin değilim. Kapıya bakmayı iki hafta önce bırakmıştım. Artık kitabımı okuyordum. Ne çok hayal kurmuştum oysa. Sıradan çarpışmalar… Küçük merhabalar… “Tanıyor muyum sizi?” bahanesinin arkasına saklanmalar… Olmadı. Gidiyorum. Hem kafeden hem aşktan gidiyorum. Hesabımı ödedikten sonra güler yüzlü garsona içten bir “hoşça kal” diyerek çıktım.
Özleyecektim bu güzel kafeyi. İnsana yeniden başlayabilme cesareti veren bu mekânı hep umutla hatırlayacaktım. Soruların içinde cevapları aramakla meşguldüm. Belki de ruhum artık mutluluğu ve huzuru bir virüsmüş gibi reddediyordu. Belki insan, bir an mutlu olabilmek uğruna bir ömür umutla yaşıyordu. Ben de umudun içine aşkı yerleştirmek istemiştim. Ama olmadı.

Yüzlerce basamağın çarkında…
Karışık, disiplinsiz bir disiplinle vardım istasyona. Her birimizin ayrı telaşı var gibiydi. Onlarca insanız. Ama birbirimizin ne kadar farkındayız, bilmiyorum. Soğuk demirden banka oturdum. Özellikle rahatsız edici olsun diye yapılmış gibiydi. Soğuk demirden gelen araçtan soğuk etten kemikten insanlar indi. Başka bir grup bindi. Bankın ısrarlı kovma isteğine rağmen oturdum. Anna Karenina’yı düşündüm.
Sesler suskun. Çığlıklar yarım. Eller telefonlarda. Başlar önde. Sadece rahatsız olduğunda başını kaldırıp karşısındakine öfkeyle bakan insanların arasındayım. Yüzlerce basamak yukarıda ise güneş, baharın eşlikçisiydi. Çiçekler açmakla meşguldü. Toprak, bahar yağmurlarının cesaretiyle kokusunu her köşeye yaymaya çalışıyordu. Soğuk demirdeki yolculuğum yarım saat sürdü. Ama sanki ömrümün yarısını alıp götürdü. Onlarca insanın mutsuzluğu yapıştı üzerime. Yüzümdeki ifadeyi değiştiremiyordum. Kavgamın ne olduğunu anlayabilsem belki bir çare bulacaktım.
Yirmili yaşlardaki genç kızın bakışlarındaki durgunluk…
Yaşlı adamın omuzlarındaki ağırlık…
Sokak sanatçısının gitarındaki isyan…
Hepsi biraz biraz üzerime sindi. Oysa ben evden denizin anason kokusunda huzur bulmak için çıkmıştım. Martıların şarkılarını dinleyecektim. Mavinin huzurunda hayaller kuracaktım. Şimdiyse karanlığın içinde kalmış gibiydim.
Tahta banka oturdum. Bu bank, diğerine göre daha davetkârdı. Sarman bir kedinin misafiriyim. Sırtıma vuran güneşin sıcaklığını hissediyorum. Beni sarıp sarmalarken huzuru iliklerime kadar yayıyor. Sarman da aynı huzurun pençesinde, uykunun esaretinde mışıl mışıl uyuyor.
Zamanın kovaladığı, benimse kaçtığım günlerdeydim. Sabahları huzursuz bir keyifle kalkıyordum yatağımdan. Özenle hazırlanmak istiyordum. Ama her defasında sıkılıyordum. Saçımı hiçbir zaman istediğim gibi yapamıyordum. Geceden hayalini kurduğum kombinle sokağa hiç çıkamıyordum. Ruj sürmek istiyordum. Kırmızı. Hiç sürmüyordum. Yine de çıkıyordum sokağa. Yine de dolaşıyordum istasyonlarda. Yine de tek tek bakıyordum insanların yüzlerine. Ve en derinden kokluyordum havayı.
Sonra zamanın kaçtığı, benimse onu kovalamaktan vazgeçtiğim günler geldi. Artık sokağa çıkmıyordum. Sabah ne giyeceğimi düşünmüyordum. Rujlarımı çöpe atmıştım. Saçımı banyodan sonra taramıyordum bile.
Düz yaşıyordum.
Dümdüz.
Dün bugüne benziyordu.
Yarın da bugünün aynısı olacaktı.
O sabah da aynı güneş doğmuştu. Aynı yataktan, aynı keyifsizlikle çıkmıştım. Ve aynı zil, aynı tatsız tonuyla çalmıştı. Kapıdaki kurye, on sekiz yaşlarında kumral bir gençti. Gençliğinin verdiği heyecanın eşlik ettiği bir gülümsemeyle karşıladı beni. Şaşkın bakışlarımı fark etmesi uzun sürmedi. Yüzündeki gülümseme yerini tedirginliğe bıraktı.
“İyi misiniz?”
Sorunun altında gizlenen gitme telaşıyla market poşetlerini uzattı. Sesinin kendini bulamamış hâlinde toparlandım.
“İyiyim,” dedim.
Poşetleri aldım.
Asansöre doğru aceleyle yönelmişti ki ardından seslendim:
“Hey genç adam…”
Durdu.
“Parfümünün adı ne?”
Aklından geçen “deli galiba” düşüncesini saklayamadığı yüz ifadesiyle parfümün adını söyledi. Sonra hızla asansöre bindi. Kabinin köşesine öyle hızlı çekildi ki bir an kayboldu sandım. Kapıyı kapattım. Poşetleri masanın üzerine bıraktım. Parfümün adını bulduğum ilk kâğıda yazdım. Kaybolur korkusuyla telefonuma ses kaydı aldım. Defalarca aynı ismi söyledim. Hızlıca hazırlandım. Sırt çantamı kontrol ederken zihnim parfümeri dükkânlarının güzergâhını çizmekle meşguldü. Riske atamazdım. Bugün o koku bu eve girmeliydi. Alışveriş merkezine gitmek en mantıklısıydı. Otobüsle zaman kaybetmeyecektim. Taksiye bindim.
Parfümeri mağazasının kapısındaydım. Kalbim delicesine çarpıyordu. Sakin kalmak da istemiyordum. Kalabalığın içinden geçip doğrudan ona varacakmışım gibi hissediyordum. Onlarca şişenin arasından onu bulacak, kokusundan tanıyacaktım.
“Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim?”
Soruyu duyunca merhaba bile demeden doğrudan parfümün adını söyledim.
“Güzel seçim,” diyen görevlinin peşine takıldım.
Koyu lacivert, ince uzun bir şişe çıkardı.
“Kolunuzu uzatır mısınız?”
Koşulsuz bir istekle bileğimi uzattım. İki fısın ardından dünya değişti. Güneş daha sarı, gökyüzü daha mavi, ağaçlar daha yeşil, aşk daha kırmızı oldu.
“İşte bu.”
Cümle ağzımdan öyle istekli, öyle büyük harflerle dökülmüştü ki mağazadaki herkes bir anda bana dönmüştü. Yüzüm kızardı. Onlar gülümsedi. Ödemeyi yaptım. Parfümü aldım. Ama çantama koymadım. Bileğimden yükselen o kokuya, avuçlarımın içinde taşıdığım varlık hissine tutunarak eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Sanki yol boyunca ben yürümemiş, kokunun kendisi beni eve taşımıştı.
Davetkârı sıkıca kollarımın arasına aldım. Kalbimin üzerine bastırdım. Kapıya yaslandım. Bir süre öylece kaldım. Sanki dışarıda bıraktığım bütün dünya kapının öte yanında, ben ise ilk kez kendi içimdeydim. Dakikalar geçti. Nabzım hızlandı. O ise kokusunu bütün eve yaydı. Sonra onu, incitmekten korkarak kutusundan çıkardım. O gün sadece hayal kurdum.
Sonraları parfümü komodinin üzerine bırakmıyordum artık. Lavabonun kenarında unutulmasına dayanamıyordum. Sabah uyandığımda ilk ona bakıyordum. Gece uyumadan önce kapağını avuçlarımın içinde çeviriyordum. İlk zamanlar yalnızca bileğime sıkıyordum. Sonra boynuma. Sonra yastığıma. Bir süre sonra evin kokusu değişti.
Perdeler…
Battaniyeler…
Kitap sayfaları…
Kokusu yayıldıkça ben tamamlanıyordum sanki. Bir gece şişeyi yatağın diğer tarafına koydum. O geceden sonra yalnız uyuyamadım. Bir akşam şişeyi pencerenin önüne bıraktım. Gün batımı koyu lacivert camın içine doldu. Yemin edebilirdim; bana küsmüş gibi duruyordu. Küsmüş olma ihtimali duygularımı altüst etti.
Küsmüş müydü?
Yalnız mı kalmıştı?
Zihnimde susmayan sorularla apar topar hazırlandım. Yine taksiye bindim. Yine aynı alışveriş merkezine gittim. Ve yine aynı parfümeriden bütün davetkârları satın aldım. Küsmemiş olmasını dileyerek eve geldim. Şişeleri kutularından çıkardım. İkisini sağ ve sol yanına koydum. Birini mutfak masasındaki yerinin hemen arkasına. Bir diğerini banyoya. Bir başkasını yatağımızdaki yerinin birkaç santim uzağına.
Ve artık yalnız değildi.
Bakışlarım pencerenin önündeki koyu lacivert şişedeydi. Biraz korku. Biraz mahcubiyet. Biraz umut. Artık küsmüş gibi bakmıyordu.
Yemin edebilirim:
Bana gülümsüyordu.
Günlerden cumartesiydi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Beyaz çarşafların içinde safir bir yüzük gibi parlıyordu. Akşama kadar evi hazırladım. Sanki birazdan kapı çalacak, davetliler gelecekti. Ama masayı iki kişilik kurdum. En özel yemek takımlarımı çıkardım. Masa örtüsünü özenle ütüledim. Mumları yaktım. Parfüm şişesini yatağımızdan aldım. Cam yüzeyini kadife bir bezle yavaşça sildim. Masadaki yerine koydum. Diğerleri sabırsızlıkla bizi izliyordu. Biliyordum. Ne giyeceğime karar vermem uzun sürdü. Sonunda siyah elbisemi seçtim. Masanın diğer ucunda duran davetkâra bakıyordum. Günlerdir içimde büyüttüğüm cümleler boğazıma dizilmişti. Kadehime şarap koydum.
“Bugün farklı olsun istedim.”
Kadehi iki elimle kavradım.
Cam soğuktu.
“Ben… sana alıştım galiba.”
Kendi sesimi duyunca utanır gibi gülümsedim. O, gözlerini kaçırdı. Ama birkaç saniye sonra tekrar bana döndü.
“İnsan bir kokuyu özler mi bilmiyorum sanıyordum.”
Bir yudum aldım.
“Özleniyormuş.”
Mum alevi hafifçe eğildi.
“Çok saçma geliyor biliyorum.”
Derin bir nefes aldım.
“Bazen saatlerce yanında oturuyorum. Sırf varlığını hissetmek için.”
Sessizlik oldu. Sonra ilk kez, gerçekten ilk kez, ona bir insanmış gibi baktım.
“Galiba sana aşığım.”
Sessizlik ürkütücü derecede sessizleşti. Mum ışığının alevi kadehimdeki şarabın kırmızılığını alarak aleve dönüştü. Safir sevgilim kırmızının şehvetinde kalmıştı.
“Hatırla,” dedim.
“Beni hayatına davet ettiğin o günü. Kafede arkadaşımla alelade bir sohbetin içindeydik. Her gün gibiydi. Ama ne düne benziyordu ne de o gün gibi bir yarın gelecekti. İlk önce büyüleyen kokun sardı etrafı. Seni gördüm. Kır saçlarını. Lacivert gömleğinle nasıl da uyum içindeydiler. Gözlerinin derinliklerini. Ruhum ayrıldı bedenimden. Sana geldi. Sen de git demedin. Saçlarının arasından boynuna süzüldüm. Kokladım. Tenine usul usul dokundum. Sonra gözlerimiz buluştu.”
Duraksadım. Utandım. Bir yudum şarap içtim. Mum ışığının gölgesinde davetkâr beni dinliyordu.
Mutlu muydu?
Bilemedim.
Ama tüm dikkati bendeydi.
Biliyordum.
Şarabın verdiği cesaretle devam ettim.
“Sesini o gün duymadım.”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“O günden sonra da.”
Gözlerimden akan yaşlara hâkim olamıyordum. Banyoya gittim. Elimi yüzümü yıkadım. Makyajımı tazeledim. Kırmızı rujumu sürdüm. Aynanın yanında duran uzun, ince, lacivert parfüm şişesinin kapağını açtım. Kokladım. Boynuma iki fıs sıktım.
Rahatlamıştım.
Salona döndüğümde sabırsızlıkla beni bekleyen davetkâr hâlâ sessizdi.
Masada yarılanmış şarap şişesi, dokunulmamış mezeler ve çatalın birkaç kez uğrayıp gittiği peynir tabağı dikkatimi çekti.
“Bir şey yememişsin.”
Gülümsedim.
“Beğenmedin mi?”
Cevap vermedi. Hikâye bitmeden konuşmayacaktı anlaşılan. Ben de o günlere geri döndüm.
“Geri dönecekmişsin gibi gittin.”
Sesim titredi.
“Telaşlıydın. Vedalaşmadan gittin.”
Bir an sustum.
“Hani daha tanışmamıştık.”
Kadehimi doldurdum.
“Kapıdan çıkmanla pişmanlık aynı anda sardı beni.”
Şişeye baktım.
“Nedenlerim öyle çoktu ki…”
Gülümsedim.
“Seni kaybetmiş olduğumu sandım.”
Sesim artık çok daha alçaktı.
“En çok sesini merak ettim. Gülüşünü. Kaş çatışının altına gizlenen sevgiyi mesela. Duygularını nasıl sakladığını.”
Parmaklarımı masanın üzerinde gezdirdim.
“Haftalarca o kafeye gittim. Günlerce sadece kapıya baktım.”
Bir nefes aldım.
“Sen gelmedin.”
Davetkâr sessizdi.
“Sonraları kapıya bakmayı bıraktım. Kaç kitap bitti hatırlamıyorum.”
Gözlerimi kapattım.
“Kitapların son sayfalarında ben de azaldım.”
Mum alevi titredi.
“Her zaman oturduğum o masaya, doksanların şarkılarına ve güler yüzlü garsona veda ettiğim gün…”
Sustum.
“Biraz daha eksildim.”
Hikâye tamamlandıkça kadehimi dolduruyordum.
“Sonra…”
Kelime ağzımda asılı kaldı.
“Sokağa çıkmadım. Sabah ne giyerim diye düşünmedim. Rujlarımı çöpe attım. Saçlarımı taramadım.”
Bir süre davetkâra baktım.
“Hevesim kalmamıştı.”
Şişenin lacivert camında yüzümü gördüm.
“Yaşamak, benim için sadece ölüme giden yolun saatiydi.”
Dışarıda bir araba geçti.
“Ve sonra…”
Gülümsedim.
“Kapı çaldı.”
Parmaklarım titredi.
“Sen bir yolunu bulup bana gelmeyi seçtin.”
“Geldim,” dedi sanki.
Gülümsedim.
“Hoş geldin.”
Sevgilimin koyu lacivert camı ışığın içinde parladı. Kavuşmuştuk. Sessizliğin içinde çığlık çığlığa aşktı bizimkisi.
Mumlar çoktan sönmüştü. Masadaki şarap ısınmış, yemek soğumuştu. Dışarıda sabaha yaklaşan şehrin uğultusu vardı. İçerideyse yasemin, amber ve vanilya birbirine karışıyordu. Gözlerimi kapattım.
Sanki biri saçlarımı okşarmış gibi başımı yavaşça koltuğa yasladım.
Günler sonra buldular onu.
Koltukta.
Gözleri kapalıydı.
Parfüm şişesi hâlâ göğsünde, davetkâr duruyordu.
Elinde ilk sayfası açık bir günlük vardı.
“Islanıyorum” dememek için “yağmur yağıyor” diyorum.
Ve ben ilk kez, gerçekten ıslandığımı hissediyorum.
Yazıyordu.
Ev mi?
Ev, bir kadının acısını gizleyebilecek kadar güzel kokuyordu…

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Önceki Yazı

Bu Bayrakta / Salih Melikoğlu

Oylum Barak

Oylum Barak

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ekim 2026
  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Kahramansız Masal / Oylum Barak
  • Bu Bayrakta / Salih Melikoğlu
  • Terk Edilen Sevda / Ferhat Arıkan
  • Sihirbazın Son Gösterisi.
  • İnsan, Deniz, Okyanus

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

imunify-bot-check
KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.