Dün de aynı yoldan geçti Şahika Hanım. Aynı evler aynı ağaçlar. İri yeşil kahverengi ve ince beyaz kontör çizgili dokuma şalı, hafif ökçeli kahverengi ayakkabısı, iri çizgili toprak rengi ekose etekliği ve yeşil balıkçı kazağıyla… Bu sokaktan geçerken aynı soruyu sorardı kendine.
– Acaba ben dünden mi kaldım, dün bugün mü yoksa?
Zaman, onun için akreplerin yelkovanları soktuğu, sarkaçların salınmaktan yorulup duvardaki kabında sonsuza kadar uyuduğu bir yerdi. Belki de saat başlarında yuvasından çıkıp guguk guguk demekten bıkan bir kuş. Her şey akıp giderken kendindeki bu durağanlık, saçlarında ki aklar, dizlerinde ki romatizmalar ve gün geçtikçe artan gözlük numaralarıyla zıtlık oluşturuyordu. Geçen yıllar narin bedenine bir Şahika daha eklemişti. Göğüsleri sarkmış, fırlayan göbeğinden ne giyse taşıyordu. Sütun misali bacakları da bu değişime ayak uydurmuştu çaresiz. Gözlerindeki buğulu bakışlar aynı kalsa bile aynalara bırakmıştı güzelliğini. Artık anı defterinde unutulmuş kırmızı bir gül kadar yalnızdı. Dip boyalarını koyu griye boyamaktan vazgeçeli yıllar olmuştu. Rujlar rimeller zaten hayatında hiç yoktu.
Hep bu yollardan geçmemişti Şahika Hanım’ın geçmişi. Bu yollarda ip atlamamış, siyah önlükle okula gitmemiş, ilk kez aşık olmamıştı. Bu yollara ‘düşmesi’ emekliliğinin sonunda başlamıştı. Her memurun hayali gibi onun da sahilde bir kasabaya yerleşme isteği vardı. Yarım asırdan sonra gerçekleştirdiği bu hayali için kendini pek mutlu değil şanslı hissediyordu. Akademinin en güzel kızıydı, gerçek bir şahikaydı güzellikte. Birçok top modeli kıskandıran ölçüde bir bedene sahipti. Kuğu misali uzun boynunun üzerinde felekten sürmeli buğulu iri kara gözler, hokka bir burun ve her adım atışında ahenkle sallanarak dans edip dalgalanan gür saçlar. Allah çirkin şans ı versin derler ya bu en azında onun için doğrudur. Bu muhteşem güzelliğe çoğu genç kendini uygun bulamamış, uzaktan iç çekmekle yetinmişti. Bulanları da daha iyisi çıkar diye kendi istememişti. Geri dönüşü olmayan gül bahçesinde en güzel gülü arayan kişinin hikâyesini yaşamıştı. Bahçenin bitiminde aradığı en güzel gülü değil hiç beğenmediklerine kalmış, büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Artık geçmişi yaşamanın faydası yoktu. Bu saatten sonra bir yığın keşkiye yarınlarını tutsak edemezdi. Ama bir başına kaldığı nefesini duyduğu anlarda o kadar kolay olmuyordu unuttum deyince unutmak. Evde kaldığı anlarda televizyonlarda ne kadar abuk sabuk dizi ve programlar varsa boş gözlerle izler, çoğu kez sadece sesini dinlerdi. Çok geceler boynu tutulmuş olarak uyukladığı koltuğunda uyanır, geçmek bilmez dakikaların geçmesini gözlerini tavana dikerek beklerdi. Epeydir bir kedi veya köpek alma isteği duysa da gündüz bu aklına pek gelmezdi.
Kasabada selam verip ayaküstü konuştuğu birkaç komşusunu saymazsak kimsesi de yok gibiydi. Devamlı gittiği sahil kafesinin kış günleri kimselerin olmadığı saatlerinde çalışan kadın ve kızlarla karşılıklı sigara içip kahve içerdi. Kızlardan birisinin lise sonda okuduğunu resim öğretmeni olmak istediğini öğrenince öğretmenlik damarı kabardı.
-Ben de öyle bir okuldan mezun oldum. İstersen yardımcı olabilirim.
Ege’nin küçük sahil kasabasında böyle teklif genç kıza büyük piyangoydu. Eli ayağı tutuştu, dili tutuldu kekeleyerek teşekkür etti. Daha sonra kahvenin pek yoğun olmadığı saatlerde yeni öğrencisine dersler vermeye başladı. Kızdaki yeteneği ve isteği görünce mesai sonları evinde ders vermeyi önerdi. Hafta içi gittiği Muğla’dan boya ve kâğıtlarla dolu büyükçe bir koliyle döndü. Sınavlar yaklaştıkça çalışmaları daha yoğunlaştı. Artık boş gözlerle televizyon izlemek yoktu.
Yıllar sonra İstanbul’a sınav için geldiler. Kum saati geri dönmüş, sınavı ikinci kez kaybettiği gün aklına geldi. İlk kez gittiği kursun en iyi desen çizen öğrencisi onun çizdiği deseni kopya edip sınav jürisine göstermişti. Yine de umudunu yitirmedi daha da hırslandı. Sulu boya tekniğim eksik diye kendine bahane buldu. İkinci yıl sınava girerken ayna karşısında portresini çizebilecek kadar usta olmuştu. Ama zengin ve bürokrat çocuklarının arasından jüri üyelerinin barajını aşamadı. Küçük bir taşra kasabasından dünyanın en büyük kentlerinden İstanbul’a gelebilmek ve ülkenin en yetenekli öğrencileriyle yarışmak az şey değildi. İkinci yılda asistanların yardımcısı gibiydi. Kursa geç gelen ya da fazla aşama kaydetmeyen öğrencilerinin çoğu kazanırken o hep kaybediyordu. O bölümde girdiği son sınavdan hepten umutluydu. Kasaba’da yine boyunun ölçüsünü alıp yuvasına döner diyenleri haklı çıkartmak istemiyordu. Son kaybedişi bir sınavdan öte hayatı kaybedişiydi o yaşlarda. Oysa hayat durmayan bir yarış değil miydi? Son kez bir asistanın uyarısıyla girdiği başka bölümünü binden fazla öğrenci içinde birinci olmasına pek sevinemedi. Nasıl sevinebilirdi gençliğinin en güzel iki yılı resmen gasp edilmişti. Yıllar geçti Fındıkzade’den Eminönü’ne o yağmur ve fırtına altında halâ bir kazaya uğramadan nasıl gelebildiğini, yükseklik korkusuna aldırmadan kaç zaman parmakları uçundaki Haliç’in dalgalarına hipnotize edilmişçesine dakikalarca durduğunu hiç çözemedi. Sanki gizli bir el tarafından geri çekilmişti.
-Merhaba Şahika!
Şahika yıllar sonra duyduğu bu sesi tanısa bile yüzü hemen tanıyamamıştı. Kavruk Anadolu delikanlısı onun gibi çok değişmişti. Biraz kilo almış, kırlaşan saçları sıfır numara tıraş olmuş, entel sakalı ona çok yakışmıştı. Gözler ve sesler pek değişmezdi.
-Şahika beni tanımadın mı? Sınıfın en yeteneksiz ressamı İzzet.
-Tanıdım. O kadarda yeteneksiz değildin. Profesör olduğunu duymuştum.
-Keçinin olmadığı yerde ben de Abdurrahman Çelebi oldum. Gel sınav bitene kadar odamda sana bir şekerli kahve söyleyeyim. Halâ şekerli içiyorsun değil mi?
İzzet ona aşkı itiraf edemeyenlerden idi. Okulun son gününü bekliyordu. Ret ederse bir daha yüzüne bakamam diye. Ama o gün gelmedi… Sınava giderken bindiği minibüs tramvayla çarpıştı. Bir hafta komada kaldı, bütün çalışmaları kaybolmuştu. Döndüğünde Şahika’sı kırılan umutları altında kalmıştı. Şimdi hiç ummadığı bir zamanda karşısındaydı.
Sınav sonu İzzet fakültede doçentlik yapan eşiyle yanına geldi. Sarışın minyon tipli güler yüzlü birisiydi. Dönüş saatine kadar yanlarından ayrılmadılar. İki çocukları olmuş, kızlarına Şahika ismi koymuşlar hep zirvede kalsın diye.



