Valiz, odanın ortasında açık duruyordu. İçine koyduğu her giysi, her küçük eşya, sanki Mehmet’in bedeninden koparılan birer parçaydı. Otuz yaşındaydı Mehmet. Doğup büyüdüğü, her sokağını ezbere bildiği bu sahil kasabasından ayrılıp Kuzey Avrupa’nın gri, soğuk ve yabancı bir şehrine taşınacaktı. Daha iyi bir gelecek, daha düzenli bir hayat vaadiydi onu çeken. Ama valizi kapatırken çıkan o metalik çıt sesi, gurbetin kapısının üstüne kilitlendiğinin ilk habercisiydi.
Havaalanında annesinin tülbent kokan sarılışı, babasının sessizce elini sıkışı… Kelimeler boğazına dizilmişti. Uçak pistten havalanırken pencereden aşağıya baktı; kasabanın ışıkları deniz kenarında küçücük birer yakamoz gibi sönükleşti ve kayboldu.
İki yıl çabuk geçmiş gibi görünse de her günü bir asır gibi uzamıştı.
Yeni şehir düzenliydi; trenler dakikası dakikasına geliyor, sokaklar sessizce akıp gidiyordu. Ancak Mehmet için bu düzen, duygusuz bir duvar gibiydi. Dillerini konuşabiliyordu, işte başarılıydı ama kimseyle o içten, hesapsız sohbetleri edemiyordu. Akşamları kiralık dairesine döndüğünde onu karşılayan şey derin bir sessizlikti.
Gurbet, Mehmet için sadece uzak bir ülkede yaşamak değildi; gurbet, ait hissetmediğin bir kalabalığın içinde yapayalnız kalmaktı.
En çok da özlem, en beklenmedik anlarda bastırırdı. Bir fırının önünden geçerken duyduğu taze ekmek kokusu, yağmur yağdıktan sonra burnuna gelen o kurutulmuş toprak kokusu eksikliği… Kendi memleketinde toprağın bir kokusu, denizin bir sesi vardı. Burada ise her şey fazla steril, fazla uzaktı.
Bir sonbahar akşamı, iş çıkışı parktaki bir banka oturdu. Ağaçlar yapraklarını döküyor, rüzgar soğuk soğuk esiyordu. Cebinden, yola çıkmadan önce babasının bahçeden koparıp avcuna tutuşturduğu kurumuş bir zeytin yaprağını çıkardı. Yaprağı parmaklarının arasında hafifçe ezdi. O küçücük yapraktan yayılan hafif, acımsı koku bir anda onu memleketine götürdü: Babasının çay bardağına kaşık vururken çıkardığı o tıkırtı, annesinin bahçedeki domatesleri sularken söylediği türkü, denizden esen o ılık imbat rüzgarı…
Gözünden tek bir damla yaş süzüldü Mehmet’in. O an anladı ki; insan göç edebilir, sınırları aşabilir, yeni şehirlerde yeni hayatlar kurabilirdi. Ama kalbinin bir yarısını bıraktığı o toprak, insanın içindeki o derin gurbet özlemi, ne kadar zaman geçerse geçsin hiç silinmeyecekti. O yaprak parçası elinde, rüzgara karşı ceketinin yakasını kaldırdı ve evine doğru yürümeye başladı. Kalbinde memleketinin sıcaklığıyla…

