Kasabanın en eski sokağında, penceresi denize bakan küçük bir ev vardı. Evin perdeleri yıllardır aynı saatte açılır, akşam olduğunda içeride sarı bir lamba yanardı. Mahalledekiler o ışığa öylesine alışmışlardı ki kimse neden her gece sabaha kadar sönmediğini merak etmiyordu.
Evde Feraye Hanım yaşıyordu. Yetmiş sekiz yaşındaydı. Her akşam pencerenin önündeki koltuğa oturur, karşı kıyıda görünmeyen bir noktaya bakardı. Masasında iki ince belli bardak bulunurdu. Birine çay koyar, diğerini boş bırakırdı.
Bir gün karşı apartmana üniversite öğrencisi Deniz taşındı. Geceleri ders çalışırken Feraye Hanım’ın penceresindeki ışığı fark etti. İlk gece önemsemedi. İkinci gece yine yandığını gördü. Bir hafta sonra merakı ağır bastı.
Ertesi gün kapıyı çaldı. Feraye Hanım kapıyı açınca Deniz, elindeki küçük tabağı uzattı. “Annem börek gönderdi,” diye yalan söyledi. Aslında böreği köşedeki fırından almıştı.
Feraye Hanım gülümsedi. “Annen uzakta mı?” diye sordu.
Deniz şaşırdı. “Nereden bildiniz?”
“Yakındaki anneler böreği tabakla değil, çocuklarıyla gönderir.”
O günden sonra Deniz sık sık uğramaya başladı. Birlikte çay içtiler, eski fotoğraflara baktılar. Fakat masadaki ikinci bardak hep boş kaldı. Deniz sonunda dayanamadı.
“Bu bardak kimin?”
Feraye Hanım uzun süre cevap vermedi. Sonra denize baktı.
“Kardeşimin. Kırk yıl önce bir gemiye bindi. Başka bir ülkede çalışacaktı. Dönerim dedi. Bir daha haber alamadık.”
“Ama kırk yıl…”
“Biliyorum.” Feraye Hanım gülümsedi. “İnsan bazen birinin döneceğine inandığı için beklemez. Beklemeyi bıraktığında ondan geriye hiçbir şey kalmayacağından korktuğu için bekler.”
Deniz o gece kendi odasına döndüğünde annesini aradı. Uzun zamandır ertelediği bir telefondu. Annesi daha ilk cümlede ağladı, sonra kızdı, sonra güldü. Konuştular. Feraye Hanım’ın penceresindeki ışık karşıdan yine görünüyordu.
Kış geldi. Bir sabah sarı ışık ilk kez söndü.
Deniz koşarak karşıya geçti. Kapıyı komşular açtı. Feraye Hanım gece uykusunda sessizce ölmüştü. Masanın üzerinde iki bardak vardı. Birinin dibinde kurumuş çay, diğerinin yanında ise Deniz’in adına bırakılmış küçük bir zarf duruyordu.
Zarfın içinde tek cümle vardı:
“Bazı ışıklar bekleyen için değil, yolunu kaybeden eve dönebilsin diye yanar.”
Deniz mektubu cebine koydu. O akşam Feraye Hanım’ın evindeki ışık yanmadı. Fakat karşı apartmanda başka bir pencere sabaha kadar aydınlık kaldı.
Deniz, annesiyle konuşuyordu.



