Dizlerimizin üzerine çökmüş, Ali’nin çiviyi sapladığı yere bakıyoruz. Mesut’un çizgisinin önünü kesti, “pes” dedi Mesut, elindeki çiviyi yumuşamış toprağa atarak. Oyunun kazananı Ali, kocaman gülüyor. Ellerimizi dizlerimize vurarak, toprağı döküyoruz.
Nemli toprağın kokusu, henüz yavaş yavaş açmaya hazırlanan çiçekler; meyve ağaçlarının dallarındaki küçücük renkli yapraklar, yerlerinde duramayan serçeler, hepsi bir şeyin habercisi: yaz geliyor!
İleride annelerimizin oluşturduğu küçük bir kalabalık beliriyor. Başlarındaki örtüyle, ağızlarını kapatarak konuşuyorlar. Evladını yakalayan evine gönderiyor. Annem beni de çağırıyor. Huzursuz eden bir uğultu var, neler olduğunu merak ediyoruz. Uğultu kulaktan kulağa yayılıyor. Döne döne gelip bizim İsmail’e ulaşıyor. Annelerimize doğru yürüyoruz, İsmail’de bize doğru. Yüzünde korku var ama haberi bize ilk söylemenin heyecanı da: Erdem’in annesi evden kaçmış.
Oyunumuzu yarıda bırakıp, annelerimize doğru yürüyoruz. Sanırım anneler ilk anda, kadının kaçırılmış olabileceğini düşündüler. Sonrasında olayın detaylarını, Erdem’in ablasından öğrenmişler: bir iki parça giysi, birkaç kitap ve kedisini de alıp gitmiş. Herhangi bir mektup ya da not bırakmadan. O yaşımdayken çok düşünememiştim ama şimdi hangi kitapları yanına aldığını merak ediyorum. Akşam yemeğinde babam, bıyığındaki yemeği temizleyip, “kocası çok içiyordu, kim bilir neler etti kadına” diyerek boşalan tabağını anneme doğru uzatmıştı. Bu konuyla ilgili, yanımızda konuştukları ilk ve son akşamdı. Gece yatağıma doğru yürürken anneme bakıp, “sen de gitmeyeceksin değil mi anne?” demiştim. Annem gülümseyip öpmüştü beni.
Erdem’i konuşuyorduk aramızda. Oyuna çağıralım onu da dedik. Annesinden hiç bahsetmeyelim. İsmail’i gönderdik çağırması için. Erdem yanımıza doğru geldiğinde, kafasını yerden kaldırmıyordu, kaşları çatıktı. Sanırım Erdem’in yüzüne ilk çizgi o gün atılmıştı. İki kaşının ortasındaki çizgi, o günden sonra hiç eksik olmadı yüzünden. “Siz oynayın, ben buradan izlerim” diyerek, bir kenara oturdu. Bazen oyunumuza bakıyor, zoraki gülümsüyor; yukarıya doğru uzanan yokuşun başına doğru bakıyor, sonra tekrar yere bakıyor. Kendisine doğru bakmamamız gerekiyor fakat ikide bir dönüp bakıyoruz. Yokuşun başına doğru her baktığında bizde bakıyoruz ama annesi gelmiyor.
Akşamları babası beliriyor yokuşun başında. Elinde siyah poşetiyle, sağa sola eğilerek evine doğru yürüyor. Erdem’e doğru küfür eder gibi sesleniyor, Erdem koşarak eve gidiyor.
Annesi ile ilgili türlü hikâyeler anlatıldı: bir markette alışveriş yaparken görenler, bir parkta kucağında çocukla görenler, tesettüre girdiğini görenler. Her hikâyeden sonra üzerine konuştuk, Erdem için üzüldük. Yıllar sonra Erdem’in ablası bir gurbetçiyle evlenip, Almanya’ya gitti. Erdem’de bir akrabasıyla evlenip mahalleden taşındı. Babası ise yalnız içip, yalnız öldü.
Unuttuğumu sandığım bu hikâye, beni seneler sonra yine bir oyun sırasında, Kadıköy’de bir bilardo salonunda yakaladı. İş arkadaşlarımla akşam mesai çıkışında oyun oynamaya karar verdik. Arkadaşım masadaki topları öyle bir alanda topladı ki, bana sayı yapma şansı bırakmadı, “pes” diyerek ıstakayı masaya attım. Sigara içme alanına çıktım. Uzun caddedeki insanları izlemeye başladım. Yürüyen kalabalığın içerisinde Erdem’i gördüm. Yanında eşi vardı. Bir elini montunun cebine koymuş, diğer eliyle eşinin omuzundan sıkıca kavramış. Babasının yazgısından kaçar gibi. Başı yine öne eğikti. İki kaşının ortasındaki çizgiye, diğerleri de eklenmişti. Yaşadığımız onca yıldan sonra hepimizin yüzüne de atılmıştı o çizgiler: kayıplar, bekleyişler, kaybedişler, yanılgılar ve kederle birlikte…
Yazıyı nasıl buldunuz?
Oy için yıldıza tıkla!
Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı
Oyu yok
We are sorry that this post was not useful for you!
Let us improve this post!
Tell us how we can improve this post?

