Bazı şeylerin yasını tutmaya karar vermiyoruz. Başına oturup bugün biraz üzüleyim demiyoruz mesela. Sabah kalkıyoruz, yüzümüzü yıkıyoruz, kahve koyuyoruz, işe gidiyoruz, birileriyle konuşuyoruz. Gülüyoruz bile. Sonra hiç ilgisi olmayan bir yerde, hiç ilgisi olmayan bir şey oluyor. Bir şarkının ilk birkaç saniyesi, sokakta yürüyen birinin parfümü, rafta duran bir kitap, birinin ağzından çıkan sıradan bir cümle. Ve birden oradayız. Neresi olduğunu biz biliyoruz.
İnsan bazı şeyleri geride bıraktığını sanıyor çünkü artık her gün düşünmüyor. Ben de uzun süre böyle sandım. Aklıma gelmediği günleri iyileşmekten saydım. Sonra o günler çoğaldı. Eskiden sabah uyanır uyanmaz hatırladığım şey öğleden sonraya kaldı, sonra akşama, sonra bazı günler hiç gelmedi. Bunu fark ettiğimde sevinmem gerekirdi herhalde. Sevinemedim. İnsan acısına da sadakat duyabiliyor çünkü.
Birini daha az düşünmenin onu daha az sevmiş olmak anlamına gelmediğini biliyorum. En azından aklım biliyor. Ama insanın içinde aklının pek uğramadığı yerler var. Oralarda başka hesaplar yapılıyor. Bugün aklına gelmedi. Dün de gelmedi. Geçen hafta adını duydun ve eskisi gibi olmadı. Fotoğraflarına bakmıyorsun artık. Sesini unutmaya başladın. Demek geçiyor. “Geçer.” Bu cümleyi hiçbir zaman sevmedim. Ne geçiyor? Nereye geçiyor? Bir insanın hayatında gerçekten önemli olmuş bir şey, takvim yaprakları yeterince çevrilince nereye gidiyor? Belki hiçbir yere. Galiba biz acının zamanla küçüldüğünü düşünmeyi seviyoruz. Çünkü böyle düşününce önümüzde tamamlanabilecek bir süreç varmış gibi geliyor. Birinci ay çok kötü, üçüncü ay biraz daha iyi, altıncı ay toparlanırsın. Bir yıl geçtiyse hâlâ üzülmenin ayıp sayıldığı yerler bile vardır insanın içinde. Kimse söylemese kendimiz söyleriz: Hâlâ mı? Hâlâ. Sanki yasın son kullanma tarihi varmış gibi.
Oysa benim gördüğüm başka. Acı küçülmüyor, biz acının etrafında büyüyoruz. Başlangıçta o kadar büyük ki başka hiçbir şeye yer kalmıyor. Hayatın tamamını kaplıyor. Sabah onun içinde uyanıyorsun, kahveni onun içinde içiyorsun, insanlarla konuşurken bile bir parçan hâlâ orada duruyor. Sana anlatılanları dinliyorsun ama aslında dinlemiyorsun. Eve dönüyorsun, yatağa giriyorsun ve gün boyunca yanında taşıdığın şeyi bu kez karanlıkta daha net görüyorsun. Sonra hayat, terbiyesizce, devam ediyor.
Bence hayatın en sinir bozucu huylarından biri bu. Senin için dünya durmuşken fırıncı ekmek çıkarmaya devam ediyor. Otobüs geliyor. İnsanlar işe yetişiyor. Birileri âşık oluyor, birileri ayrılıyor. Yan masadaki adam garsona çayın neden geç geldiğini soruyor. Telefonuna saçma bir bildirim düşüyor. Elektrik faturası geliyor. Senin içinde bir şey yıkılmış ama belediye çöpleri toplamaya devam ediyor. İnsanın zoruna gidiyor bu. Sonra aynı sıradanlığın seni hayatta tuttuğunu fark ediyorsun. Çünkü farkında olmadan o acının çevresine bir şeyler koymaya başlıyorsun. Yeni insanlar geliyor, yeni alışkanlıkların oluyor. Daha önce hiç gitmediğin bir yere gidiyorsun. Bir sabah güzel bir kahvaltı yapıyorsun. Bir akşam uzun zamandır gülmediğin kadar gülüyorsun. Sonra eve dönerken o gün onu hiç düşünmediğini fark ediyorsun. İşte orada insan kendinden utanabiliyor. Nasıl düşünmedim? Bir zamanlar onsuz nefes alamayacağımı sandığım birini nasıl bütün gün düşünmedim?
Acı çekerken bitsin istiyoruz. Bitmeye başladığını sandığımızda da bitmesinden korkuyoruz. Çünkü bazen elimizde ondan kalan son şey acımız oluyor. Acı da giderse o da gidecekmiş gibi. Belki bu yüzden eski mesajları açıyoruz, fotoğraflara bakıyoruz, uzun zamandır dinlemediğimiz o şarkıyı bilerek açıyoruz. Kendimizi üzmek için değil belki. Kontrol etmek için. Hâlâ acıyor mu? Acıyor. İyi, demek ki unutmadım. Bunu düşününce insan kendine biraz tuhaf geliyor. Birini hatırlayabilmek için canımızın yanması gerekiyormuş gibi.
Oysa ben artık unutmakla hatırlamak arasında bu kadar büyük bir fark olduğundan da emin değilim. Bazı şeyleri unutmuyoruz. Onlarla yaşamaya alışıyoruz. Bir zamanlar bütün hayatını kaplayan şey zamanla hayatının içindeki şeylerden biri oluyor. Orada duruyor, kaybolmuyor. Sadece yanında başka şeyler de birikiyor. Başka insanlar, başka masalar, başka şarkılar, başka sabahlar. Hatta başka acılar. Ve mutluluk da. Sonra yıllar sonra hiç beklemediğin bir yerde ona yeniden dokunuyorsun. Canın yanıyor. Belki eskisi kadar. İşte insan o zaman fark ediyor: Acı küçülmemiş, sen büyümüşsün.
Bunu teselli olsun diye söylemiyorum. Teselli edip etmediğinden de emin değilim zaten. Sadece bana daha doğru geliyor. Çünkü acının geçmesi fikrinde, yaşanan şeyin bir gün tamamen geride kalacağına dair tuhaf bir beklenti var. Ben bazı şeylerin geride kaldığına inanmıyorum artık. Biz ilerliyoruz, onlar bizimle geliyor. Sadece eskisi kadar yer kaplamıyorlar. Belki bu yüzden matemimizi ölçmekten vazgeçmeliyiz. Kaç gün sürdüğünü, kaç gece ağladığımızı, ne zaman fotoğraflara bakmayı bıraktığımızı, bir ismi duyduğumuzda kalbimizin hâlâ eskisi gibi olup olmadığını hesaplamaktan. Çünkü bunların hiçbiri ne kadar sevdiğimizi söylemiyor. Bugün seni düşünmemiş olmam dün seni sevmediğim anlamına gelmiyor. Adını duyunca artık canımın eskisi kadar yanmaması yaşadıklarımızı küçültmüyor. Bir başkasının yanında gülebiliyor olmam da sana ihanet etmiyor.
Bunu anlamam biraz zaman aldı. Gerçi “anladım” demek de fazla iddialı. Bazı günler hâlâ hesap yapıyorum. Ne kadar zaman geçtiğini düşünüyorum. En son ne zaman aklıma geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Bazen unutmaya başladığımı fark edip bundan rahatsız oluyorum. Sonra bırakıyorum. Çünkü matemimin matematiğini yapmak istemiyorum artık. Seni ne kadar özlediğimi ölçmek istemiyorum. Ne kadar unuttuğumu da. Acımın ne kadar kaldığını bilmek istemiyorum. O hâlâ orada. Ben de buradayım. Sadece artık etrafında yaşayabileceğim kadar yer var. Belki iyileşmek budur. Acının küçülmesi değil, bizim büyümemiz. Bu yüzden seni kaç gündür düşünmediğimi bilmiyorum. Bundan sonra bilmek de istemiyorum.


