
İçimizdeki Şeytan
Yazar: Suat Altınok
İnsan kendini iyi biri olarak görmek ister. Bu bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü insan, kendine rağmen yaşayamaz. Kendi gözünde kötü olan biri, yaptığı şeylerin yükünü taşıyamaz. Bu yüzden zihin devreye girer; gördüğünü yumuşatır, yaptığına gerekçe bulur, olanı daha katlanılabilir bir hikâyeye çevirir. Ama değişen şey gerçek değil, sadece anlatılan biçimidir. Gerçek daha sade, daha rahatsız edicidir: İnsanın içinden geçen ilk düşünce, çoğu zaman düşündüğü kadar temiz değildir.
Bu durum sadece yalnız kaldığın anlara ait değildir. Tam tersine, en sıradan görünen anların içinde ortaya çıkar. Birine cevap verirken, bir karar alırken, birini dinlerken… Hatta çoğu zaman farkına bile varmadan. İçinde bir ses vardır ve o ses, olması gerekeni değil, işine geleni fısıldar.
Birinin başarısız olduğunu duyduğun zaman, içinde oluşan ilk duygu her zaman sandığın kadar temiz olmaz. O an, karşı tarafın yaşadığı duruma odaklanmak yerine, benzer bir şeyin senin başına gelmemiş olmasının verdiği o kısa ve sessiz rahatlama öne çıkar. Bu açık açık yaşanan bir duygu değildir; daha çok içten içe hissedilir, hemen üstü kapatılır. Zihin hızlı çalışır, duyguyu düzeltir, olması gereken yere çeker. Ama o ilk an… insanın kendine en az yakıştırdığı gerçeği içinde barındırır.
Bu sadece bununla sınırlı kalmaz. Birinin hata yaptığını gördüğün zaman, içinde beliren o küçük rahatlama duygusu, aslında kendi hatalarının görünmez olmasına duyduğun gizli bir memnuniyettir. Çünkü insan, kendi eksikleriyle yüzleşmek yerine, başkasının eksiklerini görmeyi daha kolay bulur.
Kıyasladığın anlarda da benzer bir şey olur. Birinin senden daha iyi olduğu bir durumla karşılaştığında, bunu olduğu gibi kabul etmek yerine, o kişinin eksik taraflarını aramaya başlarsın. Bu bilinçli bir karar gibi görünmez; daha çok içgüdüsel bir savunmadır. Çünkü insan, kendini aşağıda hissetmek istemez.
Bütün bunlar tek tek bakıldığında küçük şeyler gibi durur. Ama tekrar ettikçe, alışıldık hale gelir. Ve insan fark etmeden bu düşüncelerle yaşamaya başlar. İşte içimizdeki şeytan dediğimiz şey tam olarak burada devreye girer. Büyük ve dramatik değildir. Sessizdir, süreklidir ve çoğu zaman haklıymış gibi konuşur.
İnsan en çok burada yanılır. Çünkü kötü olan şey, sadece kötü değildir; aynı zamanda ikna edicidir. Sana mantıklı gelir, seni rahatlatır, kendini doğru tarafta hissetmeni sağlar. Bu yüzden insan, içinden geçenle yüzleşmek yerine onu açıklamayı tercih eder.
Ama açıklamak, değiştirmek değildir.
Görmezden gelinen hiçbir şey kaybolmaz. Sadece şekil değiştirir. İçeride kalır, birikir ve bir gün, kontrolün sende olması gereken bir anda ortaya çıkar. O an geldiğinde, insan çoğu zaman kendine şaşırır. “Ben böyle biri değildim” der. Oysa mesele bu değildir. Mesele, o tarafını hiç tanımamış olmasıdır.
Karanlığını tanımayan, ışığını da bulamaz.
İnsan sadece iyi yanlarıyla kendini tanımaya çalıştıkça eksik kalır. Çünkü insan dediğin şey tek parça değildir. İçinde iyi de vardır, kötü de. Ve bu ikisini ayıran şey, onların varlığı değil, hangisiyle hareket ettiğindir.
İçimizdeki şeytanı yok etmek mümkün değildir. Bu, insan doğasının bir parçasıdır. Ama onu tanımak mümkündür. Hangi anlarda ortaya çıktığını, nasıl konuştuğunu, seni neye yönlendirdiğini fark etmek mümkündür. Ve belki de en önemlisi, ona rağmen hareket edebilmek mümkündür.
Çünkü mesele içinden geçen değildir.
Mesele, o düşünceye rağmen ne yaptığındır.
İyi kalmak dediğimiz şey de buradan başlar. Doğuştan gelen bir özellik değildir bu. Sürekli yapılan bir seçimdir. Çoğu zaman zor olanı seçmek demektir. İçinden gelen o ilk dürtüye rağmen durabilmek, kendine karşı durabilmek demektir.
İnsan dışarıyla değil, en çok kendisiyle mücadele eder. Bu mücadele görünmez. Kimse alkışlamaz. Ama insanın asıl karakteri tam da burada ortaya çıkar.
Ve sonunda mesele şuraya gelir:
İçimizde ne olduğu değil, onunla ne yaptığımız.
Çünkü insanı gerçekten tehlikeli yapan şey, içindeki kötülük değil…
O kötülüğü hiç tanımamış olmasıdır.



