6 Mayıs gecesi insanlar ateşin üzerinden atlıyor, dileklerini ağaçların altına gömüyor, cüzdanlarını açık bırakıyor, su kenarlarında çeşitli ritüeller yapıyor. Çoğu kişi bunu sadece “gelenek” olarak görüyor. Kimileri ise çocukluğundan beri gördüğü için sorgulamadan devam ettiriyor. Fakat işin ilginç tarafı şu:
Bu ritüellerin büyük bir kısmı, sanıldığı kadar yeni değil.
Hatta bazı araştırmacılara göre bu geleneklerin kökeni, İslamiyet’ten bile daha eskiye, Orta Asya’daki Şamanistik Türk inançlarına kadar uzanıyor.
İşte tam da bu yüzden Hıdırellez, sadece bir bahar kutlaması değildir.
O, insanlığın hafızasında kalan eski bir inancın bugüne taşınmış hâlidir.
Dikkat edin…
Ateşten atlama ritüeli sadece bizde yoktur. Eski Türk topluluklarında da ateş, kötü ruhlardan arınmanın sembolüydü. İnsanlar ateşin temizleyici gücüne inanırdı. Kötülüğün, hastalığın ve uğursuzluğun ateşle yok olduğuna inanılırdı. Bu yüzden ateş sadece ısıtan bir şey değildi; aynı zamanda görünmeyen tehlikelere karşı koruyucu bir güçtü.
Bugün Hıdırellez gecesi ateşin üzerinden atlayan insanlar belki bunun tarihini bilmiyor. Ama binlerce yıl önce yaşayan insanların yaptığı hareketin aynısını tekrar ediyorlar.
Asıl ilginç olan da bu zaten.
İnsan değişiyor.
Teknoloji değişiyor.
Şehirler değişiyor.
Ama bazı ritüeller hiç değişmiyor.
Çünkü insanın içindeki bazı duygular değişmiyor:
Korku…
Umut…
Bereket arzusu…
Yeni bir başlangıç isteği…
Hıdırellez’in merkezinde aslında tam olarak bu var.
Mesela dileklerin gül ağacının altına gömülmesi…
Bu da rastgele ortaya çıkmış bir gelenek değil. Eski Türk inançlarında ağaçlar kutsal kabul edilirdi. Özellikle büyük ve yaşlı ağaçların ruh taşıdığına inanılırdı. Gökle yer arasında bir bağ oldukları düşünülürdü. İnsanlar dileklerini, dualarını ya da umutlarını bu yüzden ağaçlarla ilişkilendirirdi.
Bugün insanlar küçük kâğıtlara ev, araba, para ya da aşk çizip onları toprağa gömüyor. Kimisi bunu eğlence gibi görüyor. Ama geçmişte bu hareket çok daha mistik bir anlam taşıyordu.
Çünkü insan, doğayla konuştuğuna inanıyordu.
Modern dünyada bu fikir birçok kişiye tuhaf geliyor olabilir. Ama dürüst olalım…
Bugün bile insanlar zor zamanlarında gökyüzüne bakıp içinden bir şeyler söylüyor.
Kimse görmese bile içinden bir dilek geçiriyor.
Bir işin olması için “inşallah” diyor.
Şans getirecek küçük işaretlere tutunuyor.
Çünkü insan tamamen mantıkla yaşayan bir varlık değil.
Ne kadar modernleşirse modernleşsin, bilinmeyene karşı içinde hâlâ eski bir taraf taşıyor.
Su ritüelleri de bunun başka bir örneği.
Hıdırellez gecesi su kenarına gitmek, yüz yıkamak, akan suya dilek bırakmak gibi gelenekler de eski inanç sistemlerinde önemli bir yere sahipti. Su; arınmanın, yenilenmenin ve hayatın sembolüydü. Özellikle baharın gelişiyle birlikte suyun “canlandığına” inanılırdı.
Aslında bugün bile insanlar psikolojik olarak suyun yanında kendini daha huzurlu hisseder.
Deniz kenarında rahatlamamız…
Yağmur sesini seviyor oluşumuz…
Bir nehrin başında düşüncelere dalmamız…
Bunların hepsi tesadüf değil.
İnsan doğadan tamamen kopamıyor.
Belki de Hıdırellez’in hâlâ bu kadar güçlü kalmasının nedeni tam olarak bu.
Çünkü modern hayat insanı yoruyor.
Sürekli ekranlara bakan, borç düşünen, yetişmeye çalışan insanlar; yılda bir gece bile olsa umut hissedebilecekleri bir şey arıyor. Hıdırellez biraz da bu yüzden yaşıyor.
İnsanlar aslında sadece dilek dilemiyor.
Bir ihtimale tutunuyor.
Belki bu yıl hayatım değişir…
Belki şans döner…
Belki kötü günler biter…
Ve ilginç olan şu:
Bin yıl önce yaşayan insan da aynı şeyi düşünüyordu.
İşte insanlık burada birleşiyor.
Kıyafetler değişiyor ama korkular aynı kalıyor.
Dinler değişiyor ama umut aynı kalıyor.
Çağ değişiyor ama insanın içindeki eksiklik hissi değişmiyor.
Bu yüzden Hıdırellez sadece folklorik bir etkinlik değildir.
O, insanın görünmeyene duyduğu ihtiyacın devamıdır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar bu geceyi diğer gecelerden farklı hissediyor.
Sanki havada eski zamanlardan kalmış bir şey varmış gibi…
Çünkü bazı gelenekler sadece yapılmaz.
Hissedilir.
Ve belki de en çarpıcı soru şu:
Teknolojinin zirvesine ulaştığımız bir çağda bile insanlar neden hâlâ ateşten atlıyor, dilek diliyor ve görünmeyen bir berekete inanmak istiyor?
Belki cevap sandığımız kadar karmaşık değildir.
İnsan bazen bilime değil, umuda ihtiyaç duyar.
Hıdırellez de tam olarak bunun gecesidir.



