bir sisin içinde kaybolmuştu her şey
belki de hiçbir zaman orada değillerdi
kapayıp gözlerimi
bir süre sonra açmıştım
dağılıyordu beyaz duman
yürüyordum
ikiye ayrılmış bir pamuğun içinden geçiyor gibi
ellerimi sağa sola sallıyordum
daha çabuk kavuşabilmek için
gerçeğe
karşımda bildiklerim olmayacaktı belki
belki de bilmediklerimi benimmiş sanacaktım
rüyayla gerçeğin tam ortasından bakıyordum
önümde uzanan bilinmezliğe
göz alabildiğine uzanan
çimenler görüyordum
daha önce görmediğim renkte çiçekler
tanımadığım rüzgarlar
göğe dokunan ağaçlar
dokunmadığım taşlar beni bekliyordu
çıkarıp ayakkabılarımı
çıplak ayak basmak istiyordum çimenlere
daha çok hissetmek
sanki, bunlar yetmezmiş gibi
kokular
başımı döndürmüştü
üzerimde kendi elbisem
kolumda en sevdiğim, taşlı bilekliğim
ellerim, saçlarım; her şey benimdi
nereye gideceğimi, yolumun nerede biteceğini
bilmeden koşuyordum
çimenler elbisemi boyuyordu
aldırmıyordum
uzaklarda minicik bir nokta belirdi
gittikçe büyüyordu
büyüyordu
ve bir kulübe oluyordu
belki de dinlenmek ve düşünmek için
içeri girmem gerekiyordu
verandasında oyuncakları olan bir ev
bu nasıl olabilir
fotoğraflarda görmüştüm çoğunu
ellerimde ya da yanımdaydılar
turkuaz renkli uçurtma
birden havalanıp konmuştu
kocaman kiraz ağacının
en yüksek dalına
aralıktı yıpranmış kapı
usulca açıyordum
içeride bir sürü oda vardı
duvarlarda fotoğraflar
burnumda unutup hatırladığım bir koku
solgundu eşyalar
uzun süre baktıkça renkleri canlanıyordu
elim kalbimin üzerinde
odaları dolaşıyordum
unuttuğum, unutmak istediğim ne varsa
buradaydı
terk edilmişliklerine ortak oluyordum
kalbim beni terk etmeden
aklım başımı ele geçirmeden
dilimde
paslı bir tat
uyuşuk bedenimi bırakıyorum
koyu yeşil bir koltuğa
üzerime örttüğüm battaniyedeki kuşlar
gitmesin diye gözlerimi açmıyordum
her şey bıraktığım gibiymiş
ve tatlı bir bahar uykusuna
gider gibi bırakıyordum
kendimi
zamanın kucağına


