Bir gecelik yoldu benim için. Sayısız istasyon, biraz uyku, sabah unutulacak
insanlar… Öyle sandım.
Yağmurun dindiği gara vardığımda, parke taşları da kederinden ıslanmış gibiydi.
Ellerinde çantalarıyla koşuşturan insanlar, çay-simit satıcıları, lacivert üniformalı görevliler…
Ancak hepsinden öte müzmin adımlarıyla ilerleyen garın olmazsa olmazı o eski saat. Yolu da
yolculuğu da en çok ben bilirim der gibi asılı duvarda. Annemin, “Ne zaman evleneceksin?”
diyen sesi altında ezilmiş, hayata hep biraz gecikmiş bir yolcuydum ben. O gece treninin son
yolcusu olmam da bundandı galiba.
Sıcak, dar ama içine girince insanın geçmişi kadar büyük görünen kompartımanıma
girip yerleştim. Kaloriferin kuruttuğu eski kumaş, bayat çay ve ıslanmış mont kokusu çarptı
burnuma. Köşede bir gece lambası, ışığı köşelere bile tam ulaşamıyor. Camın kenarında bir
masa… hayalimde canlandırdığım ona uzanan eller. Hemen her yolculuğumun değişmeyen
senfonisiydi bunlar.
Bardağımdaki çayın ince ince dalgalanması ve camların titremesiyle garın ışıkları
yavaşça aktı gözlerimden. Birkaç küçük istasyona kadar ağır ağır tıkırdadı dev cüsse.
Ardından homurtusunu azaltıp yılan gibi süzülmeye başladı yıldızların içine.
Takvimin değiştiği o saatlerde, yatıp uyusam mı yoksa çıkıp bir şeyler mi içsem diye
düşünüyordum. Tam o sırada rayların metal uğultusuna karışan hüzünlü bir ses duydum. Kısık
sesle söylenen bir şarkı.
“Unutmadım… unutamam…”
Genç ve diri gelen o sesin yüzünü merak ettim. İnsan böyle bir yaşta neyi bu kadar
derin kaybedebilirdi ki? Kimi, nasıl unutamayacak kadar içine gömebilirdi? Bazı sesler
yüzünü görmeden bile insanın içine oturur ya, onunki de öyleydi işte. Kapıyı açtığımda
yaklaşsam ürküp kaçacağını bildiğimden, öylece durup izledim onu. Tren geceyi yara yara
ilerliyor, camların ardından kapkara bir boşluk akıyor, o ise dışarda bir şey görüyormuş gibi
gözlerini karanlığa dikmiş, aynı şarkıyı mırıldanıyordu.
Tam o sırada yan kompartımanın kapısı açıldı. Elinde şalıyla yaşlı bir kadın göründü.
“Haydi kızım, gel artık” dedi uykulu bir sesle.” Üşüteceksin.”
Şalı kızın omuzlarına bıraktığı sırada kız birden durdu ve başını hafifçe benim
olduğum tarafa çevirdi.
“Kim var orada? Bu kimin kokusu?”
Bir an nefesim tutuldu. Loş ışığın altında uzun dalgalı saçları, üzerine dökülen mavi
kazağı ve ince bedeni yalayıp geçti gözlerimi. Yüzü tam seçilemeyecek kadar karanlıkta kalsa
da teninin parlaklığı koridorun solgun ışığında bile ışıldıyordu. Yaşlı kadının yanında başını
bana çevirerek gülümsedi. İri mavi gözlerini o sırada görebildim. Haresi bile gülümseyen o
gözlerle bana “İyi geceler” diledi.
Kapılarımızı kapatmadan önce, aramızda yalnızca ince bir duvar olduğunu ikimiz de
öğrenmiş olduk.
İçeri girince oturamadım. Elli yaşını yarılamış bir adam olarak, yabancı bir genç kızın
sesiyle sebepsizce gençleşmiştim sanki.
Tuhaf bir şey vardı onda. Sesinde mi, kelimeleri söyleyişinde mi bilmiyorum. Yağmur
sonrası peronlar mı gençliğim mi yoksa yıllar önce içimde kalmış bir his mi…çıkaramadım.
Ama o ses hafızamın kuytu bir yerinde unutulmuş eski bir ezgiydi. İlk notasını duyuyordum
da gerisi gelmiyordu.
Kitabımı açtım. Gözüm satırların üstünde, kelimeler aklımda bir yere tutunamadan
dağılıp gitti. Hayatım uzun süredir birbirine benzeyen şehirlerden ibaretti. Sabah başka otel,
akşam başka toplantı. Depolar, bayii gezmeleri, hesaplar, denetimler. Okul bittiğinde
babamların “geç şu dükkânın başına” demesini küçümsemiş beğenmemiştim. Küçük bir
şehirde bir saatçi dükkânı mıydı benim harcım. Gençtim, yakışıklıydım, hareketli bir yaşam
vardı önümde. İstanbul vardı. Umutlar… hayaller… Dolu dolu da yaşadım aslında. Ama insan
sürekli yolda olunca bir yere ait olamıyor. Bir ara evlenmeyi bile düşündüm. Seher’e deli gibi
aşıktım o zamanlar. Yıllarca birlikte yaşadık. Sonra bir gün mutfakta kahvesini karıştırırken
dayanamadı.
“Bu böyle olmuyor Orhan. Sen hep yollardasın. Ben hep yolunu gözlüyorum.”
Evet yollardaydım ama o yolların bana sunduğu imkanları da seviyordum. Güzel bir
ev, dolu bir maaş, enfes sofralar, tatiller, oteller…
“Sen beni böyle tanıdın. Şimdi bu halime niye itiraz ediyorsun ki? Hem sen evde
oturmuyorsun bile. Kafen var, İşin var. Mutlusun işte. Gez, toz niye benim yolumu
gözlüyorsun?”
Sonra bir akşam, “senin hayatında bana yer yok. Sadece boşluk var” deyip çekip gitti.
Kızmıştım o zaman. Şimdi dönüp bakınca haklıymış diyorum.
O günden sonra da yerimde hiç duramadım zaten. Kendimi hep başka yollara attım.
Bir sonraki şehre, bir sonraki toplantıya, başka otellere, başka garlara… Bavul toplamayı
yaşamaktan saydım. Sonra yalnızlığı huy edindim. Ya da öyle olduğuna inandırdım kendimi.
Kimseyi beklememek, bir eve yetişmeye çalışmamak, gecenin bir vakti kimseye haber
vermeden başka şehre gidebilmeyi özgürlük sandım. Bir gün bir yabancının sesi, çökmüş
duran o tozu silkeleyene dek.
Çay alma bahanesine sığınıp çıktım dışarı. Koridor boştu. Sarı ışığın yorgunluğu
vagona sinmiş, duvarlar bile uykusuz görünüyordu. Tam geri dönecektim ki sesini duydum.
“Siz miydiniz?”
Bir an durdum. Döndüğümde kapısını hafifçe aralamıştı.
Demek…
Demek kapıyı açmamı bekliyordu.
Gülen yüzünün bir yanı ışıkta, bir yanı gölgedeydi. Onu öyle görünce aklımdan
çocukça bir düşünce geçti; sanki yanlış trene binmiş de masallardan buraya düşmüş, sonra
beni kokumdan hatırlayıp bulmuştu. Neler geçiyordu aklımdan böyle? Bu kız bana ne
yapmıştı da sanki trenin içinde değil de susturduğum masumiyetimin koridorlarında
dolaşıyordum. Ya da yoksa ben?..
“Siz de mi uyuyamadınız? dedi o yumuşacık sesiyle. Camı hafifçe araladı. Geceyi
yaran rüzgâr içeri dolarken dalgalı saçları savruldu. O sırada tarif edemediğim bir koku
yayıldı koridora. Mutlu bir koku…Yağmurdan sonra güneş açmış bir bahçenin kokusu…
“Uyku geldi de ben gidemedim ona” dedim gülümseyerek. “Trende uyuyamam doğru
düzgün zaten. İnsan bir yere giderken değil de bir şeyden uzaklaşırken daha az uyuyor
galiba.”
Başını çevirip dışarı baktı. Camın ardından geçen karanlık yüzüne vuruyordu şimdi.
“Siz çok yolculuk etmiş birine benziyorsunuz” dedi.
Gülümsedim.
“O kadar belli mi?”
“Belli, belli. Bazı insanların yüzünde hep gitmiş olmanın yorgunluğu oluyor.”
İlk kez biri beni böyle tarif etmişti. Ve garip olan da doğru olmasıydı. İçimi okuyan bu
genç kızın beni böyle çözmesi huzursuz etti beni. Kulağım tekrar sözlerine kaydı.
“Çocukken trenleri otel sanırdım ben. İnsan uyuyor, uyanınca başka bir şehir çıkıyor
karşısına. Büyüyünce biraz kandırılmış hissettim açıkçası.”
Onun bu masum cümlesine hafif bir kahkaha atarken, “Siz küçükken nasıldınız?
deyiverdi.
Öyle hazırlıksız yakalandım ki cevap veremedim. Çocukluğumu bırak,
koşuşturmaktan dün geceyi bile zor hatırlayan ben, donup kaldım.
“Bilmem” dedim. “Her halde daha az yorgundum.”
“Bu cevap yaşlı insanların cevabı ama…” dedi, cümlesini yarım bırakıp yüzüme baktı.
Oysa sizde başka bir şey var.”
“Neymiş o?”
Omuz silkti. Söyleyip söylememek arasında kaldı.
“Bilmiyorum. İnsanları çok beklemişsiniz gibi.”
Ağzımdan çıkana şaşırdığım ve nasıl olup da söylediğim o ânı hiç unutamayacaktım.
“Belki… İnsan fazla yol gidince beklemeyi unutuyor.”
Verdiğim cevapla yüzünden ince bir hüzün geçti. Küçük bir bulutla gölgelendi gözleri.
Sonra yeniden gülümsedi. Yüzü tekrar açtı; yağmurdan sonra ansızın parlayan güneşe
benzedi.
Nasıl olduysa oldu, konuşmamız uzayıp gitti. Sevdiğimiz şehirleri konuştuk.
Sevmediğimiz yemekleri. Çocukken karanlıktan korkup korkmadığımızı. Benim hâlâ ıspanak
sevmeyişimi duyunca öyle bir güldü ki uyuyan biri homurdandı içerden. İkimiz de çocuk gibi
susup kahkahamızı bastırmaya çalıştık.
Bir ara bana burçlara inanıp inanmadığımı sordu.
“İnanmam. Ama nedense bütün yengeçler gelip beni buluyor” dedim.
“Ben de yengecim” dediğinde yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz.
“Tamam” dedim, “inanmaya başladım.”
Ve güldük, yanaklarımız acıyana kadar.
O gece saatler geçtikçe üzerimde taşıdığım o ağır adam yavaş yavaş çekildi
üzerimden. O görünmez ağırlık, tren raylarının arasına düştü. Üstelik bunun sebebi de büyük
bir olay değil; bir ses, bir gülüş, gecenin içinde uzayıp giden birkaç cümleydi. İçimde kapalı
duran bir pencere açılmıştı da hava giriyordu içeri. Hareket. Ses. Hayat. Ve çokça da neşe.
Hep bir yerlere yetişen adam değildim artık. Hiçbir yere geç kalmıyormuşum gibi de
huzurlu.
Ne ara geçti gece, anlamadım. Bir ara camların rengi değişti. Karanlığın yerini kurşuni
bir sabah aldı. Uzakta tek tük apartmanlar, boş duraklar, yeni açılan büfeler görünmeye
başladı. Yol bitiyordu. O da sustu bir süre. “Galiba geldik” dedi, kompartımana geçti. İçimde
bir sıkışma hissiyle ben de yerime döndüm. Çantamı topluyor gibi yaptım. Halbuki aklım
başka yerdeydi.
Şimdi ne olacaktı?
Tren duracak, insanlar valizlerini alıp dağılacak, biz de birbirimizin hayatından
çıkacaktık. Bu kadar mıydı yani? Telefonunu istemeyi düşündüm bir ara. Sonra vazgeçtim.
Çünkü insan bazı şeyleri isteyince, adı değişiyor. Numara istemek de ne demekti şimdi? Bir
daha görüşmek istemek mi? Yoksa bu gecenin bende bıraktığı hissin geçmesini istememek
mi? Kendime kızdım.
Tren artık perona girmişti. Çantaları indirdik yukardan. O atkısını boynuna doladı. Ben
montumu fermuarıyla uğraşıyormuş gibi yaptım, son birkaç dakikayı uzatmak için. Uykulu
yüzler, acele adımlar, sürüklenen valiz sesleri… Gece boyunca bana ait olan o dünya çözüldü
böylelikle.
O elindeki çantayı bırakıp heyecanla ellerini sallamaya başladı.
“Anne… anne…buradayız.”
Sesi çınladı kulaklarımda. Öyle canlı, öyle neşeliydi ki sesi garın bütün uğultusunun
içinden sıyrılıp tam içime işledi.
Elini salladığı kadın ağır adımlarla bize doğru yaklaştı. Başındaki şalını çıkardı, yüzü
çıktı ortaya. Saçlarında sabahın nemi, gözleri uykusuz, bakışları yorgun. Beni fark ettiğinde
durdu birden, yüzündeki ifade değişti.
Bu yüzü hemen tanıdım. Aradan geçen yıllara, değişen saçlara, yüzüne çöken
yorgunluğa rağmen.
Seher’di.
Boğazım kurudu, acı acı yandı.
Kız dönüp bana baktığında, gülen gözlerinin kenarında oluşan o küçük çizgiyi
gördüm. Yanağındaki gamzesini. Başını hafifçe yana eğişini.
Kendimi gördüm.
Kızımı…
O tanıdık hissin neden gece boyunca peşimi bırakmadığını anlamıştım artık.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!