Ümraniye’de, kendi halinde mütevazı apartmanların yanında yeni yetme 15 katlı rezidansların peyda olmaya başladığı bir mahallede yaşıyoruz. Otuz senedir bu muhitteyiz. Kiracı olduğumuzdan dolayı üç beş senede bir, bilemedin on senede bir atalarımız gibi konar göçer yer değiştiririz ama konum hemen hemen aynı mevkidir. Muhiti sevdiğimiz için pek uzaklara taşınmayı düşünmedik. Şimdilerde dörtyol ağzı köşebaşı, yarı bodrum bir dairede oturuyoruz.
Balkonumuz kapalı ama ağız tadıyla oturmak mümkün olmuyor; hem gelen geçenin gözü üzerimizde hem de balkon penceresinin ışığını engellemekten imtina etmeyen araç sahipleri yüzünden kendimizi yol üzerindeki bir otomobil galerisinin parçası gibi hissediyoruz. Biraz güneş alma fırsatımız olmuyor; hemen lüks, bazen ultra lüks araçlar karabasan gibi üzerimize çöküyor. Hiç caddeye sıfır bir dairede oturmadığım için araçların gürültüsünü ve isini bu denli bilmiyordum. Üç odamız asla güneş görmüyor, hep önlerinde park etmiş bir araç mevcut. Marka, model sürekli değişiyor; değişmeyen tek şey, elektrikli olmayan otomobillerin temiz hava almamızı imkansız kılan egzoz ve benzin kokuları. Trafik lambası olsa bu yoğun trafiği ancak kontrol edebilir; yani o denli süregelen bir devinim hali…
Sabah gün doğumunda, araçların camlarındaki güneş yansımalarını görerek güne başlıyoruz. Gece iki, üç, bazen dört; vızır vızır işleyen bir sokak. Güya yüksek sesle müzik dinlemek yasak ama kimse aldırış etmiyor; iç titreten absürt müziklerle milyonluk araçlar cirit atıyor. Neyse, bu üst statüdeki insanlar yer bulduğu noktaya lüks araçlarını park edip mahalledeki sıcak yuvalarına dağılıyorlar. Ama ne park! Buldukları yeri otopark sanıyorlar. Bazen sabah kalktığınızda tam yolun ortasında park halinde bir araç görebiliyorsunuz.
Hayatımda ilk kez burada bir Ferrari gördüm, hem de öyle eski model falan da değil. Kuzguni siyah bir Arap kısrağı gibi gösterişli… Ümraniye ara sokaklarında… İlk gördüğümde tereddüt ettim. Pek marka model tanımam ama gösterişi dikkatimi çekti. Markasına özellikle baktım. Garajı olmayan apartmanın birinde oturan bir milyoner olmalı. Çevrede çok fazla lüks araç var ama “Ferrari” de sokağa park edilmez hani, dedirtiyor.
Yakınlarda iş yeri, holding falan olsa sahibi şirket patronu olabilir derdik ama sanmıyorum. Tam olarak bilmesem de bu arabayı alabilecek birinin garajı olan bir yerde ikamet etmesi gerekmez miydi? Ne zaman evden çıksam kısrak gibi kıvrımlı Ferrari’yi görüyorum. Birkaç kere rastlaştık. Otuzlu yaşlarının sonunda bir adam kullanıyor; nadiren benim balkon penceremin önüne de park ediyor. Biz güneşe hasret günler geçirirken yağmur çamur ara sokaklarda kaldırımları işgal eden arabalar her geçen gün artıyor. Nedense sokağa parkta en çok bunun için dertleniyorum. Sen tut milyonluk bütçe ayırıp ultra lüks araba al, sonra ara sokaklarda korunaksız bırak… Bu bence bir valiz dolusu dövizi çöp poşetinde mahallenin uygun bir köşesine bırakmak gibi. Sabah kalk, o bir poşet dolusu dövizi bıraktığın yerde bulmayı um…
İllaki bu kadar lüks arabanın kaskosu, sigortası mevcuttur. Nedense işte, ben kıyamıyorum. Bu kadar gösterişli bir arabanın sokakta sahipsizce park edilmiş hali içimi acıtıyor. Sanırım trilyonlarım olsa ben böyle bir araç için bu kadar para harcamazdım. Çok kınıyorum… Bir plastik sandalyeyi kapalı balkonda (pencere açıkken) bırakmaya imtina eden benim. Neden hâlâ parayı bulamadığım anlaşıldı. Yine bir zenginin parası, bir züğürdün çenesini yordu. Sanırım sahip olmakla kıyamamak aynı benlikle bütünleşmiyor. Manifest edip parayı kendime çekebilir miyim acaba? Ama kınadığıma göre elbet başıma gelir diye umuyorum. Benim Ferrarim metalik mavi olsun…



