Harmana sererler sarı samanı
Hiç gitmiyor Emirdağ’ının dumanı
Yaz aylarında çayırlarda, tarlalarda, harmanlarda rençberlik yaparak okul harçlığını çıkaran,
kışları da Afyon’da fakültesini azimle okurken kimseye el açmadan kazandıklarını afiyetle
yiyen ve bundan da eşsiz bir keyif alan idealist, orta boylu, kara yağız bir delikanlıydı.
Durumu fena olmayan babasından da zaman zaman okul harçlığı gelmesine rağmen “kendi
alın terimi yemenin tadını hiçbir şeye değişmem,” diyordu.
Daha on sekizinde ya vardı ya yoktu. Tutkuluydu, çalışkandı, eline hızlıydı, zekiydi,
meraklıydı ve üstelik demir gibi bir iradesi vardı. “Bildiğim dokuz, bilmediğim doksan
dokuz,” perspektifiyle etrafını merak ve dikkatle gözler; her şeyi anlamaya ve öğrenmeye
çalışırdı. Hayatını yönlendirdiği asıl ideali ise, öğretmen olmaktı. Hak ettiği değeri bir türlü
göremediğini düşündüğü talihsiz Anadolu çocuklarına bilim öğretme; onların disiplinli,
çalışkan ve ahlaklı birer insan olmalarına katkı sağlama ateşiyle kavruluyordu. Irgatlıktan iyi
para kazanıyordu kazanmasına ama fakülteyi bitirip öğretmen çıkma hayal ve ülküsünün ne
para ne başka hiçbir şeyle gölgelenmesine geçit vermiyordu.
Karakterindeki sağlam irade ve disiplin, o an hangi iş üzerinde ise onun hakkını tam verme
konusunda en ufak bir ihmal göstermesine izin vermiyordu. Onun her zaman asıl işi, o an
yaptığı iş olurdu. Emirdağ yöresinin “Allah yel de vermiş, yol da,” şeklindeki atasözünü
kulağına küpe yapıp takmıştı kendini bildi bileli. Ona göre yeter ki insan dürüst çalışsın, işinin
hakkını versindi; hiçbir yerde aç kalmaz, muhtaçlık çekmezdi.
Okulda olduğu gibi tarlada da gençlik gücüyle akıl potansiyelini birleştiriyor, zaman ve
enerjiyi en ergonomik şekilde kullanıyor; yorulmak, bunalmak, nedir bilmiyordu. Diğer
ırgatlar dinlenmek için mola vermek istediklerinde ekip ruhunu bozmamak için o da dururdu
durmasına ama mola verme isteği hiçbir zaman ondan gelmezdi.
Sıcaktan ve tozdan korunmak amacıyla başını ve yüzünü sıkıca sardığı poşusunun gölgesinde,
sessizliği, sakinliği ve çalışkanlığıyla öne çıkan genç, bu hâliyle iş sahiplerinin de dikkatini
çekiyordu. Zaman içinde Emirdağ kırsalında aranan bir ırgat olup çıkmıştı; herkes onun
kendisine çalışmasını istiyordu. İşsiz ve parasız kaldığı hiç olmuyordu, olmazdı.
***
Emirdağ’ın parası da iyiydi sonra, zengindi Emirdağlılar. Neredeyse bütün Emirdağlılar
Belçika’yı mesken tuttukları için cepleri hep para dolu olurdu. Teri kurumadan yevmiyesini
kuruşu kuruşuna verirlerdi ırgatların. Hem sonra kıskançlık ve çekememezlik bilmezler,
neredeyse tüm hemşerilerine el uzatırlardı. Kendilerinin Avrupa’da sahip olduğu her imkana,
isterlerdi ki, tüm Emirdağlılar da erişsin; varsın onlar da Belçika’ya kapak atıp zengin
olsunlar diye düşünürlerdi. Zaten bu cömert karakterleri sayesinde koca Belçika zaman içinde
neredeyse Emirdağ oluverip çıkmıştı.
Kış vakti yolu Emirdağ’a düşen bir insanın, şehrin terk edilmiş, sessiz sokaklarını görünce içi
daralır, bir hoş olurdu. Yaz aylarında ise her köşe başında beliren yabancı plakalı lüks
otomobillerle birlikte Emirdağ bambaşka bir çehreye bürünürdü. Bu mevsimsel paradoks
karşısında insan şaşırmaktan alamazdı kendini. Yazları bir iki aylığına gelip tarla tapan işlerini
gören Emirdağlılar, harman sonunda da dönüp giderlerdi Belçika’ya.
***
Anadolu sevdalısı idealist öğretmen adayı son aylarda, becerilerine yeni bir maharet daha
katmış, yörede “hacivatlı ot basma motoru” adı verilen balya makinesini en verimli şekilde
kullanmayı da öğrenmişti. Çayırlardan geçerken bir iki defa bu aleti çalışırken görmüştü.
İlgisini çekmiş, işleme mantığını kavramaya çalışmıştı. Çalışma sistemini derhal çözmüş, “bu
makineyi ben de kullanabilirim, üstelik onlardan çok daha iyi,” diye düşünmüştü. Hakikat,
dediğini de yapmıştı. “Hacivatlı balya makinesi” derken, aletin adı, başta oldukça ilginç
gelmişti ona. Çalışma kurgusunu kavradığında ise makinenin ortasındaki yatay uzun kolun
pistonu ileri ittirmek suretiyle hazneye verilen otu sıkıştırdığını, sonra da geri çekilip
kendisini ve pistonu başlangıç noktasına geri döndürdüğünü ve bu işlemi de her seferinde
hızla tekrar ettiğini görmüştü. Ortaya çıkan seri mekik hareketleri hakikaten de gölge
oyunundaki Hacivat-Karagöz silüetine benziyordu. Ne de olsa Türk köylüsü hem icatta hem
de bulgusuna isim koymada pratik zekâ ve bakışa sahipti. Artık öğretmen adayı delikanlı,
ırgatlığı yanı sıra balya makinesi operatörü de olup çıkmıştı. Üstelik sıradan ırgatlara göre
yevmiyesi daha yüksekti.
***
Temmuz sıcağının, tarihi adı Pörnek olan Yenikapı Köyü bozkırını kasıp kavurduğu o yangın
günlerinde çayırlıkta dağ gibi biçilmiş otların balyalanması işinde çalışacaktı. İş sahibi, genç
bir kızla kenardaki ağacın gölgesinde oturup duran yaşlı babasıydı. Babası olan bitene pek
karışmıyor, iş takibini genç kız yapıyordu.
Operatörün yanındaki ırgatın görevi, hacivatlı makinenin sandığına boşaldıkça ot
doldurmaktı. Öğretmen adayı ise aynı anda hem makine operatörlüğü yapıyor hem de aletin
ızgarasından sağlı sollu kustuğu ot kümelerini balya teliyle bağlayarak kenara koyuyordu.
Kafasını gözünü poşusuyla sıkı sıkıya sarmış o tuhaf görüntüsüyle ufak tefek adam,
makinenin etrafında pire gibi dönüp duruyordu. Normalde üç kişinin yapması gereken işi tek
başına yapıyordu; üstelik iş son derece hızlı, dakik ve hassastı. Bir yandan pancar motorunun
yürüttüğü balya makinesini hizada tutuyor, diğer yandan bir sağ taraftan bir sol taraftan çıkan
balyaları nizami şekilde telleyip kenara diziyordu. Otomatiğe bağlanmış bir robot gibi dur
durak bilmeden çalışıyordu.
Öğle yemeği paydosundan iki saat önce yarım saatlik bir mola verilmişti. Saat 11’e gelirken
güneş de epeyce yükselmişti. Bu mola hem ırgatların nefeslenmesi hem de balya makinesinin
soğuması için gerekliydi. Operatör motoru dinlendirdi ve kenara geldi. Yere serilen bir sofra
örtüsünün üstüne çay dolu bardaklar dizilmiş, ayrıca her bir çalışan için ikişer üçer dilim
bazlama ile ballı kaymak ve peynir dilimleri de konmuştu.
Elinde beş litrelik plastik kırbayla dikilen genç kız Emirdağ ağzıyla “amca hele uzat ellerini
de su dökeyim, şöyle ellerini yüzünü bir yıka, ferahla,” dedi. Ellerini uzattı delikanlı, suyu
dökerken genç kıza “sağ ol,” dedi. Poşusunu biraz gevşetti; yüzüne ve ensesine su vurdu.
“Yoruldun epey, biraz soluklan amca. Gel buyur geç sofra başına, çayını iç, bir şeyler ye,”
dedi genç kız.
“Teşekkür ederim sağ ol. Yalnız neden bana amca deyip duruyorsunuz? Yaşlı değilim ki ben,
on sekiz yaşındayım,” dedi.
“Kusura kalma amca, dil alışkanlığı işte,” diye cevapladı genç kız.
“Bak yine amca dediniz bana,” diye üsteledi delikanlı. Gülüştüler.
Delikanlı sofra başında yudumladığı çayıyla beraber içine ballı kaymak sürdüğü bir parça
bazlamasını atıştırırken genç kızın kendisini ara ara süzdüğünü fark etti.
“Bana sormak istediğiniz bir şey mi var,” diye sordu genç kıza. “Yok amca,” dedi kız ve
hemen ardından hatasını tekrarladığını fark etmenin mahcupluğuyla kıkırdadı, yüzü de hafifçe
kızarmıştı.
Başına örttüğü yarım yamalak çemberin arkasından taşan lüpür lüpür siyah saçları neredeyse
beline değecekti. Çayırlıktaki rengarenk çiçekleri andıran şalvarıyla ve o gencecik ölçülü
bedeniyle gönül çelebilecek alımlılıktaydı. Çok güzel olmasa da buğday tenli biçimli bir yüzü
vardı. Dudakları, ağzı ve burnu da gayet uyumluydu ve her biri yüzüne yakışıyordu.
“Kusura bakma amca, bak yine sana amca dedim… Ağız alışkanlığı dedim ya, neyse ben
başka bir şey sormak istiyorum sana.”
“Anlaşıldı sen bana amca demekten usanmayacaksın. Neyse zararı yok, olsun amca de bana,
ne yapalım, ne sormak istiyorsan buyur sor.”
“Sen diğer ırgatlardan farklısın; ne bileyim, iş tutuşun, sebatlı çalışman, sadece işine
odaklanman bana çok farklı göründü, hoşuma gitti. Bunu sormak istedim sana amca,” dedi
yine gülerek.
“Adım Kadir Kahraman, Bolvadinli Kadir. Üniversite okuyorum Afyon’da, ikinci sınıftayım,
eğitim fakültesinde. Yazları da böyle çalışarak okul harçlığımı kazanıyorum.”
“Ne olacaksın üniversite okuyunca?”
“Öğretmen olacağım. Bugünün küçükleri, yarınımızın büyüklerini eğiteceğim. O pırıl pırıl
zihinlere fizik, kimya ve biyoloji öğreteceğim.”
“İyi güzel diyorsun da amca, sağcılık solculuk kavgasından memlekette hâl mi kalmış bunları
yapacak? Baksana her gün onlarca öğrenciyi, gazeteciyi, politikacıyı sokak ortasında vurup
öldürüyor anarşistler.”
Delikanlı bir şey diyemedi buna, genç kız haklıydı. Ülke anarşik olaylarla âdeta can
çekişiyordu. Protestolar, kavgalar ve cinayetler yüzünden üniversitelerde doğru dürüst ders
yapılamıyordu. Bu durumda idealist delikanlı nasıl parlak bir öğretmen çıkabilecekti ki? Tabi
bir de, bu toz duman ahval içinde başına bir şey gelmeden hayatta kalmayı başarabilirse.
Delikanlının verecek cevabının olmadığını gören genç kız sormaya devam etti:
“Pasaportun var mı amca senin?”
“Var, ne olacak?”
“Bak amca biz üç gün sonra Belçika’ya dönüyoruz. Seni de götüreyim Avrupa’ya, hem
istikbalin kurtulur, ister misin?”
Emirdağlılardaki hemşerilerini Avrupa’ya götürme konusundaki cömert tutkuyu bilmese
neredeyse genç kızın kendisine göz koyduğunu, onu Belçika’ya götürüp evlenmek istediğini
bile düşünecekti. Ama o an için böyle bir seçeneği aklının ucundan bile geçirmedi Kadir,
onun yerine malum hayalini üzerine basa basa yinelemekle yetindi:
“Benim istikbalim taşına toprağına kurban olduğum bu vatanımda. İlgin için çok sağ ol…
Okulum biter bitmez ülkemin gelecek nesillerine bilim anlatacağım ben; fizik, kimya, biyoloji
öğreteceğim onlara. Kim bilir belki de aralarından dünya çapında ün kazanacak büyük
profesörler, bilim ve buluş insanları çıkacak. Hiç olmazsa çorbada benim de bir tutam tuzum
bulunmuş olur bu sayede. Yalan dünyayı boşa yaşamamış olurum böylece, fena mı?”
“Amca ne diyeyim sana, aklına pek laf girmiyor senin. İnşallah bir anarşist kurşununa kurban
gitmeden okulunu bitirip öğretmen olursun.”
“İnşallah ölmezsem, fakültemi bitirip iyi bir öğretmen olacağım ben.”
“İyi de amca, Belçika’da da aynı ideali gerçekleştirebilirsin. Üstelik oranın üniversiteleri,
imkanları, her bir şeyleri Afyon ne ki, emin ol bütün memleketten daha ileride!”
Genç kızın bu sözleri az biraz aklına yatmış gibi göründü, sordu:
“Peki diyelim ki sana ‘evet beni de götür,’ dedim. Sen beni gerçekten de Belçika’ya
götürebilecek misin? Annen baban ne der bu işe?”
“Babam aha şu söğüdün gölgesinde oturan adam,” demesiyle “Hey baba! Bu amcayı da
Belçika’ya götürelim mi?” diye seslenmesi bir oldu.
Kızının bir dediğine iki demeyecek kadar ona güven duyduğu anlaşılan baba:
“Olur kızım, sen götürelim diyorsan. Arabada boş yer var zaten,” diye cevap verdi.
“Gördün mü amca bir problem yok, yeter ki sen üç gün sonra sabah saat dokuzda ana yola
çık, bizi bekle. Aman amca pasaportunu unutma.”
İşin iyiden iyiye ciddiye bindiğini gören idealist öğretmen adayı sormaya devam etti:
“Peki diyelim ki beni Belçika’ya götürdün. Ama ben dil bilmem diş bilmem. Çat pat azıcık
İngilizcem var ama ne Felemenkçe bilirim ne Fransızca.”
“Sen onu hiç dert etme amca, Belçika’nın yarısı Emirdağlıdır. Türkçeden başka bir dile
ihtiyacın pek olmaz. Zaten birkaç aya Belçika dilini de öğrenirsin, kafalı adamsın sen.”
İleri sürdüğü mazeretlerin hiçbirisinin genç kızın ısrarlı ve mantıklı cevapları karşısında ciddi
bir yere tutunamadığını gördükçe için için endişelenmeye başladı, yoksa aklı mı çeliniyordu.
Sormaya devam etti.
“Pekâlâ diyelim ki sizinle Belçika’ya gittim. En azından ortama, ülkeye alışıncaya, biraz dil
diş öğreninceye kadar, ne bileyim en azından bir altı ay, kimseye muhtaç olmadan nasıl
yaşayacağım? İş bulabilir miyim hemen?”
“Sorun değil amca, Brüksel’de babamın işlettiği iki gece kulübü var. Birinde çalışırsın, hem
de orada yatar kalkarsın.”
Bu cevap idealist öğretmen adayı Kadir’in zihnine mıh gibi saplandı. Gidişat, yüreğinde bu
zamana kadar besleyip büyüttüğü o kutsal idealle uyuşmayan bir yere doğru evriliyordu zira.
Alkol, kadın, belki yasaklı madde, sonu belirsiz karanlık bir hayat, hayalini kurup durduğu
yüce ülküsüyle bağdaşmıyordu. O türden karanlık girdaba bir kapılırsa oradan bir daha hiç
çıkamayacağını düşündü ve ilk defa gerçekten korktu.
“İlgin için çok teşekkür ediyorum sana. En iyisi ben memlekette kalayım. Kısmetse fakültemi
bitirip idealime doğru koşmaya çalışacağım… Mola vaktimiz bitmiş bile, işimin başına
dönsem iyi olacak.”
Poşusuyla acele acele kafasını, yüzünü yine sımsıkı saran delikanlı bir yandan da otçu ırgata
“haydi kalk, işe başlıyoruz,” anlamına gelen bir göz işareti atarak hacivatlı balya makinesinin
marş ipini hışımla çekti. Daha ilk çekişte koca Emirdağ çayırı, azgın motorun çıkardığı yürek
hoplatan naralarla inledi. Nara atan sanki motor değildi de, yüce idealleri olan Kadir’in bütün
dünyaya “hayal ve ülkümden dönmedim, sözüm söz,” diye haykırdığı içten ikrarının
kükremesiydi.



