
Zihninin rahmine her yeni düşünce düştüğünde, yüreğinin ücra köşesinde hafif bir kasılma yükselirdi. O anlar hep sancılı geçerdi. Derin derin nefes alırken kan ter içinde kalır, bedeni kırk parçaya ayrılıyormuş gibi her yanı acıyla sızlardı. Gözlerinin suyu gelene kadar sürerdi bu durum. Sonra, sözcükleri dışarı itmeye çalışırdı. Ama onlar, inatla zihnine tutunur, orada kalmak isterdi. Bir süre daha sancıyla boğuşur, kelimeler yavaşça biçim bulur, cümlelere dönüşürdü. Hepsi içeride, cenin pozisyonunda beklerken ve ağzından çıkmaya hazırlanırken, o her defasında aynı soruyu sorardı kendine:
“Ben kimim?”
Koridor zamanın ayak seslerini yankılayan dar bir tünel gibiydi. Duvarlar, üzerlerine sinmiş solgun ışıklarla bir türlü uyanamayan bir sabahı andırıyordu. Tavandaki floresanlar, arada bir titreyerek umutla korku arasında gidip gelen bir kalbin ritmini taklit edercesine yanıp sönüyordu. Omuzlarına dökülen hafif uzun saçları, bir erkeğin sert çizgileriyle kadının ince kırılganlığının sınırında salınıyor, yüzünde yılların tokadından arta kalan dirençli bir ifade taşıyordu. Giysileri sade, duruşuysa bekleyişle keskinleşmişti. Sanki koridor, onu yutmakla serbest bırakmak arasında kararsız kalan bir devin ağzıydı. İçeriye girmek için parmak uçlarına kadar gerilmişti. Kalbi kapının ardında bir yerlere çağrılıyor, nefesi her an koşacakmış gibi kıyıya vuran dalgalar misali hızlanıyordu. Koridor, onun heyecanını dinleyen uzun bir nehir gibi sessizce akarken, o ise içindeki fırtınayı bastırmaya çalışan bir kıyıydı.
Neden buradasın? diye girmez inşallah söze. Zaten nereden başlayacağımı bilemiyorum. “Ben kimim?” derim belki. Annesinin dizinin dibinden ayrılmayan o uslu çocuk mu, yoksa bir günün karanlığından arta kalan bu gölge mi? Tişörtümün ucuyla oynar, sanki parmaklarım kimliğimin sökük yerlerini yokluyormuş gibi çekiştiririm. Uçuç uçuş etekler, renk renk bluzlar giymek istiyorum derim belki. Ya da Saçlarımı uzatıp şekilden şekile sokmak, doyasıya makyaj yapmak istiyorum derim. Hem o zaman ofistekiler de beğenir beni belki. Hani belki de o da benim farkıma varır. Günaydın dediğim de tebessüm etmek yerine diğerleriyle yaptığı gibi sohbet eder belki benimle de. Neyse… Gizlenmek istemiyorum, utanmak istemiyorum, sıkışmak, kafese girmek istemiyorum. Özgür olmak istiyorum derim. Belki biraz sohbet ettikten sonra da kalıbıma sığamadım, derim. Bir taraf yumuşaktı, bir taraf sertti bana göre kalıp yokmuş derim. Ya da Neşet Ertaş’ın “Ah Yalan Dünya” dediği yerin şimdilerde bir kurmaca dünyası olduğundan bahsederim. Kimileri yuva kurdu, iş kurdu, sıfırdan hayat kuranlar oldu, bense kendime bir kimlik bile kuramadım derim. Sonra… Sonra sizde insanları legolara benzetiyor musunuz? diye sorar ardından kahkahayı patlatıveririm. Sahiden o renkli legolar gibi değil miyiz? Bazısı yapılı bazısı dağınık bazısı da kırık.
Geçmişin hapishanesinden bir türlü tahliye olamadığımı söylerim belki, çünkü o parmaklıkların içinde hala acıyla kıvranıyorum. Utancın insanı karanlık bir kafese çeken görünmez güç olduğunu herkes bilir ama benim karanlığım görünmez değildi. Etiyle, kemiğiyle, demiriyle hakiki bir zindandı. Nefes almayı bile sadece orada becerebildiğimi, içimi ancak o daracık yerde boşaltabildiğimi anlatmaya çalışırım. Çocukluğumun uçup gittiği o pencereden bakar gibi hissettiğimi söylerim. Yadırgar mı beni? Temizlenemez bir kir gibi bakar mı? Sanmam… Burası bunun için değil mi zaten? Sonra lafı dolandırmadan başa dönmem gerektiğini anlarım. “Daha çocuktum,” derim. Annelerin insanın gözünden anladığını söylerler ya, benimki de anlar sanırdım. Ama anlamadı. Ben söylemedikçe kimse bilemezdi çünkü. Keşke içimde kopan fırtınanın en küçük esintisi bile onlara ulaşabilseydi, derim. Ama ulaşmadı. Ben sustum, onlar da sessizliğimi çocukluk sandı. Eğer bilselerdi belki her şey farklı olurdu. Fakat hiçbiri hiçbir şey bilmiyordu. Ve en acısı da bence buydu, Gizli gizli kanarken, kimsenin bunu fark etmemiş olması.
Ayak sesleri, koridorun boşluğunda yankılanarak gerginliğe ince bir ritim ekliyordu. Arada bir açılıp kapanan kapılar, içeriden taşan fısıltılar ve hemşirelerin hızlı adımları, bekleyişin nabzını tutuyordu. Herkes, görünmez bir gerilimin tellerine dokunulmuş gibi irkiliyor, sessizlik bir anda derinleşip bir tür sessiz ağrıya dönüşüyordu. Düşündüklerinin kıyısına oturup, düşündüklerinin ona yaşattığı dalgaları seyredebilseydi, belki tüm hayatı bir su gibi akıp giderdi dudaklarının arasından. Düşünmek, ruhun kendi kendine uyguladığı bir ameliyattı nasılsa. Kimileri bu sancılardan yeniden doğar, kimileri düşüncenin eşiğinde ölürdü. O ise yaşam ile düşünce arasında, görünmez bir sezaryen masasında kendi içine doğmanın acısını taşıyordu. Doğmak bedene kazınmış o kadim sızıysa, insanın kendini doğurması karanlığından ışığını söküp almasıydı. Kırılan bir kalbin ağırlığı sadece göğüste bir sızı değil, ruhun duvarlarında sessizce büyüyen bir deprem gibiydi. Belki de bu yüzden, her kalp kırılması aynı zamanda bir doğum sancısının yerini alırdı, insanın yeniden kendine gelişinin ilk işareti olarak.
Sonra belli belirsiz, yerli yersiz hep geçmişe dönüyorum derim. Sanki zihnimin içinde, yıllardır terk edilmeyen o topraklı yolda yeniden koşuyorum. Bu kez ellerim boş, ayaklarım çıplak, ev ise ufuk çizgisine itilmiş kadar uzak… Keşke, derim annemin dizinin dibinden hiç ayrılmasaydım. Keşke o testiyle beraber yere kapaklansaydım, annem de sakarlığıma kızıp okkalı bir tokat yapıştırsaydı ama gitmeseydim. Hafızamın küllerinde sönmeyen o kıvılcım, hala içimde usul usul yanıyor. Geçen onca zamana inat hatırlıyorum o günü. Acı verdiğini bile bile yapıyorum bunu. İçimde bıraktığı o ağır tiksinti, midemi bulanık bir sancı gibi kavuran o dalga bile yetmiyor caydırmaya. Yazdım Google amcaya. İnce ince taradım bendekileri. Okudukça kelimeler birer ayna olup yüzüme tutuldu. “Bazı insanlar acıdan değil, acının içinden var olur,” diyordu satırlar. Kendini aşağı hissetmekten, suçlulukla sarınıp sarmalanmaktan garip bir huzur duyanlarmış onlar. Ben de öyleydim işte. Sonunda bulmuştum. Duygusal Mazoşizm. Evet buydum. Belki inanmak işime gelmişti, belki bir adının olduğuna inanmak istemiştim. Ya da düpedüz bir bahane istemiştim bilmiyorum. Ama vardı artık bir sebebim. Ve düşündüm madem hapishanemi zihnimde taşıyorum, neden ona bir beden vermeyeyim? Belki de benim için en doğrusu, demirden bir kafesti.
Bu kez de onu bulmak için araştırmaya başladım derim. Önce büyük hayvan kafeslerine baktım. Bazıları dev gibiydi onların içinde kaybolur, acılarımla yüzleşemezdim. Ben sıkışmak istiyordum, tenimin demire sürtündüğü, nefesimin yankılandığı o dar alanda kendimi bulacaktım. Ne kadar az yer, o kadar çok ben. Üzerime her zamanki bol tişörtümü geçirdim, pantolonumla birlikte. Yüzümü biraz saklamak için şapkamı indirdim. Zaten aynadaki yansımam çoktan yabancı birine dönüşmüştü. Gizlenmek bu yüzden kolaydı. Adımlarımı sertleştirdim, bacaklarımı yayarak yürümeye başladım. Sokağın tozu, hurdacılar sitesinin paslı demir kokusuna karıştı. Metal yığınlarının arasında güneş bile rengini kaybetmişti. Güneş yanığı yüzlü birkaç adamla konuştum. İstediğim boyutu anlattım ne fazla geniş ne de rahat ettirecek kadar büyük. Sonunda buldum. Soğuk, ağır, paslı… ama tam bana göreydi. Onlar sağ olsun eve kadar getirdiler. On bir metrekarelik odamın en karanlık köşesine sürükledim kafesi. Tıpkı düşüncelerim gibi, o da gün yüzü görmeyi hak etmiyordu. Heyecanlıydım. Bir an önce denemek istedim. İnsan sığacak büyüklükteki dar ve yatay kafesimin içine girdim. Kapıyı diğer mazoşistler gibi kilitlemedim. Kendi hapishanesinde olan bir mahkum zaten bir yere kaçamazdı ki. Kalp atışlarım hızlanıp, nefes alışlarım zorlaşmaya başladı. İçimde biriken dalgaları özgür bırakmaya orgazm deniyordu. O halde zihnimde tuttuklarımı bırakmam da benim gibi yarım biri için aynı şey sayılırdı. Varsın bacaklarımın arasında ıslaklık olmasın diğerleri gibi. Gözlerimden aksın hatta fışkırsın ne çıkardı. Yeter ki bende içimdekileri boşaltabileyim. Bir, iki, üç deneme derken her haftanın pazar gecesi kendimi kafesin içinde buluyordum. Çünkü yedi gün boyunca ne yaşayacağını bilmediğin haftanın ilk gecesiydi pazar. Ve annem beni sadece pazar geceleri beyaz kalıp sabunlarla yıkardı. Belki bu sebeptendir bugünü seçmiştim. Bilmiyorum. Ama artık içimdekilerden arınma günümdü. Birazda, düşük ve zayıf olan omuzlarıma dokunup her şeyin yoluna gireceğine olan inanç gecemdi…
Kafesin içindeyken birbiri ardına canlanır o unutamadığım gün. Bahçenin ucunda, toprakla kavga eden babam vardı. Her çapayı toprağa vurduğunda, yılların biriktirdiği yorgunluk sırtından toz gibi kalkıyor, yeniden omuzlarına çöküyordu. Tandırlığın önünde annem, unla kaplı kollarını kaldırıyor, hamuru tandıra vurdukça havaya sıcak buhar ve ekmek kokusu yayılıyordu. Hayat, kendi gündeliğinin telaşıyla akıyordu evimizin etrafında. Bende güya ekmek yapıyorum bebeğime. Su istemişti babam. Testinin dibi çoktan kurumuş, annem de ekmeğin başından kalkamayacak kadar hamura gömülmüştü. Unla kaplı kollarımı silkip doğruldum; bir elime testiyi aldım, diğer kolumun altına bez bebeğimi sıkıştırdım. “Bir koşu gider gelirim” dedim, toprak yola çocuk adımlarımı bırakarak koştum. Eve girip musluğun başına geçtiğimde bir gölge göründü. Sesi yoktu. Nefesim bölündü, çığlığım içime gömüldü, ağzımı kapattı. Bir takip miydi, fırsat mıydı, yoksa sadece karanlığın kendi açlığı mıydı? bilmiyorum. Kolları beni kilere sürüklerken zaman kör oldu. Beni yere fırlattığında gördüm, gölgenin yüzü babamın arkadaşıydı. Orada üzerimde kaç dakika debelendi, o gittikten sonra ben yerde kaç dakika kaldım, hatırlamıyorum. Sadece pencereden süzülen ince ışığın, tozların üzerinde titreyen bir ağıt gibi sallandığını hatırlıyorum. Çocukluğum o ışığın arasından bir rüzgâr gibi uçup gitti. Bez bebeğim ve ben, yerde birbirimize tutunamadan öylece kalakalmıştık. Pantolonunu düzeltirken fısıldadığı tehdit, çocuk kalbime kızgın bir mühür gibi bastı kendini. Hepimizi öldürürmüş! O mühürden içime yayılan korku, çocukluğun barınmadığı bir karanlık yarattı.
Onu gördüğümde bir rüzgarın savurduğu yaprak gibi masaların, dolapların ardına saklanır, annemin eteğine yapışır, kumaşın buruşuk dokusunda sığınacak bir dünya arardım. Bakışlarımı yerden kaldırmaz, nefesimi bile fark edilmesin diye sessizliğe gömerdim. O günden sonra adam bir daha yaklaşmadı. Belki de işlediği günahı birine söylememden korktu. Ama yaklaşmadı işte. Ve ben kendimi suçlamaya başladım. Suç, bir çocuğa yapıştığında öyle kolay çıkmıyormuş meğer. Her gün biraz daha suçladım kendimi. Her gün biraz daha eksildim. Kız olmak ağır geldi önce. Kız gibi giyinmek, kız gibi davranmak, bir anda üzerime geçirilmiş bir ceza kıyafeti gibi hissettirdi. Sanki başıma gelenin sebebi bendim. Sanki “kız” olduğum için olmuştu. Saçlarımı sertçe topladım, elbiselerden uzak durdum, sesimi kısık tuttum, içimdeki çocuğun rengini sakladım. Bir çocuk, kendini cezalandırmayı nereden öğrenir? Dünya öğretir. Sessizlik öğretir. Karanlık öğretir. Korku öğretir. Ve ben o gün çocukluğumu o demir pencerelerin arasına bıraktım. Ama artık kaybettiğim her şeyi geri alacağım. Çocukluğumu, neşemi, sesimi ve kadınlığımı… Bir gün yeniden kahkaha atacağım, rüzgârda savrulan renkli elbiseler giyeceğim. Çünkü o günah bana ait değildi. Bir yirmi yılımı daha karanlığın pasında çürütmeyeceğim. Geçmişimi geri alamam ama bundan sonra her adımımı kendi ışığıma doğru atacağım.
Koridorun loş ışığı duvarlara vuruyor, sessizlik ince bir tül gibi her şeyi örtüyordu. Başını eğmiş, gözlerindeki ıslaklığı susturmak için dudaklarını birbirine bastırıyordu. İçine dolan acı kabarıyor ama ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Psikiyatristin kapısının önünde otururken, kalbi dar bir kafese sıkışmış gibi atıyordu ama bugün o kafese geri dönmek istemiyordu. Kadın olmak, görülmek, beğenilmek istiyordu. Yıllardır içine gömdüğü bütün arzular, tam orada, göğsünün altında usulca kıpırdanıyordu. Kendini saklamak, küçültmek, yok saymak istemiyordu artık. Tam o sırada, kapı bir tıkırtıyla aralandı ve ışık ince bir çizgi hâlinde koridora süzüldü.
Sekreter yumuşak bir sesle “Meryem Hanım, doktorumuz sizi bekliyor,” dedi.
Nefesi göğsünde bir darbeye dönüştü yılların suskunluğunu yerinden söktü. Bu kez eğilmedi özgürlüğe doğrulup dimdik kalktı. Çünkü biliyordu artık, karanlıktan kurtuluş ışığı aramakla değil,
içindeki karanlığı yakacak cesareti bulmakla başlar. Yıllarca susturulduğu o karanlığı, şimdi kendi elleriyle ateşe veriyordu. Işığın yankılandığı odanın eşiğine bir adım attığında “İyi ki kadınım” dedi içinden yüksekle. Çünkü yanmayı da doğmayı da en iyi kadınlar biliyordu.

