İşte yine buradayım. Ayaklarınızın altında çiğnediğiniz, o hor gördüğünüz kara balçık. Ben
Toprak. Ben Ana. Ben Mezar.
Dinleyin beni. Çatlamış bağrımdan konuşuyorum. Susuzluktan yarılmış dudaklarımdan
dökülüyor kelimeler. Siz Âdemoğulları, o kibirli başlarınızı göğe kaldırıp bana bakmayı
unuttuğunuz an, size kendimi hatırlatırım. İşte o zaman korku başlar. Kuraklık… Sizin en
büyük kâbusunuz. Benimse sadece derin bir iç çekişim.
Hatırlıyorum o günü. Güneş tepede bir cellat. Beklerdi amansızca. Ekinler boynunu bükmüş.
Sararmış. Kavrulmuş. Çukurören Köyü meydanı ana baba günü. Sadece insan mı? Hayır.
Kuzular. Oğlaklar. Buzağılar. Hepsi orada. Analarından ayırdınız yavruları. Neden? O
masumların feryadı göğü delsin istediniz. Merhamet dilendiniz o hayvanların çığlıklarıyla.
Ne zavallı bir taktik.
Dualar. Çığlıklar. Hayvanların bakışları. Yaşlıların titrek sesi. Çocukların koşturması. Hepsi
havada asılı kaldı. Bekledim. Binlerce mevsimdir görüyorum bunu. Hititler böyle yaptı.
Frigyalılar aynı çaresizlikle baktı. Siz, beton kulelerin torunları. Aynı korku.
Yaşlılarınız öne çıktı. Sırtlarında ters giyilmiş ceketler. Tersine dönsün istediniz bu kara talih.
Elleriniz havada. Avuçlarınız yere dönük. Parmak uçlarınız beni gösteriyor. “Bela gitsin.
Rahmet gelsin.” İçinizden geçen bu. O ihtiyar… Osman Hoca derdiniz sanırım. Sesi titreyerek
yalvarıyor. Akıllı adam. “Yeterince ver Rabbim,” diyor. “Tufan eyleme. Rahmet eyle.”
Biliyor benim gazabımı. Fazlası sel olur. Alır götürür o emanet canlarınızı. Azı kurutur.
Öldürür. Kararını istiyor.
Çocuklar… O küçük Âdemler. Sokaklarda bir telaş. Ellerinde torbalar. Kapı kapı gezip yağ
topluyorlar. Bulgur istiyorlar. Bir oyun sanıyor garipler. “Tekne de hamur. Tarlada çamur.
Ver Allah’ım ver. Seliyle yağmur.” Bağırışlar. Masumiyet mi bu? Yoksa açlık korkusunun
mirası mı? Topladıkları o yağları pişirdiler kırlarda. Bulgur pilavı kokusu karıştı hayvanların
melemelerine. Bir ziyafet. Bir rüşvet belki göklere sunulan.
Sonra o ses kesildi. Rüzgâr döndü. O kurşuni bulutlar insafa geldi. İlk damla. Kavruk derime
bir mücevher gibi saplandı. Tüm gözeneklerimde bir ürperiş. Bir sızı. Bir haz. Yandım.
Kavruldum. Suyu içtim. Kana kana. O keskin koku yayıldı etrafa. Sizin “toprak kokusu”
dediğiniz. Benim diriliş şarkım.
Ben Toprak. Besleyen. Ben Ana. Bağrına basan.
Herkesin yüzünde o şaşkın gülümseme. Islanmaktan korkmadınız o gün. Sırılsıklam oldunuz.
Şükür duaları döküldü dillerinizden. Barajlarınız yoktu. Kuyularınız boştu. Tek çareniz
bendim. Tek sığınağınız gökyüzüydü.
Bakın şimdi. Yeşerdi her yer. Ekinler baş verdi. Karıncalar yuvalarından çıktı. Oysa hepsi bir
döngü. Bugün yalvarırsınız. Yarın unutursunuz. Bereket benim lütfum sanırsınız. Halbuki
ben sadece görevimi yaparım. Alırım. Veririm. Beslerim. Yutarım.
Ritüelleriniz… O dualarınız… O kurbanlarınız… Hepsi korkunuzu bastırmak için birer oyun.
Çaresizliğinizin tiyatrosu. Kabul etmeliyim; o günkü samimiyetiniz hoşuma gitti. O
hayvanların, o sabilerin hatırına açtım damarlarımı. Su yürüdü bedenime. Can geldi size.
Siz yine de unutmayın Âdem soyları.
Ben Toprak. Başlangıç. Ben Ana. Yol. Ben Mezar. Dönüş.
Varlığınızın mayası. Yokluğunuzun yatağıyım. Bereket bende. Kıtlık bende. Bugün üzerimde
gezinirsiniz. Yarın bağrımda uyursunuz. Yükünüz ağır. Hafızanız zayıf. Bari bastığınız yere
hürmet edin. Son durağınız orası.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!