Elimdeki soğumuş bardağı masaya bırakıp kalemime uzandım. Nasıl başlamalı, nasıl yazmalı, nasıl anlatmalı bilmem. Fakat bunu yazmam çok mühim. Ondan değil mi evde duramayışım, ceketi koluma atıp evden kaçışım, bir solukta Muradiye yokuşunu çıkıp buraya gelişim?
Üç bahar evvel hep buraya gelirdik hatırlar mısın? Hava nasıl güzeldi o zamanlar, güneş havada pırıl pırıl, rüzgâr tatlı tatlı esmekte. Baharın kendine has kokusunun yanında benim Baharımın saçlarından gelen badem kokusu. Uçuş uçuş elbisenle yanımda yürürken arada saçların değerdi omzuma. Yaşamak derdim, ulan yaşamak işte tam şu an gerçekleşen eylemdir! Yokuşu yavaşça tırmanmamıza rağmen soluklanmak için durunca göz göze gelir gülümserdik. Sana çaktırmadan hemen nefesimi kontrol altına almaya çalışırdım. Bir yandan da derin nefesler alıp saçlarının kokusunu ayırt etmeye çalışırdım. Azıcık nahoş bir koku gelse burnuma, kendimden bilirdim. Oturacağımız yere gidip de tuvalete sıvışınca hemen koltukaltlarımı yıkar, elimden geldiğince kırklanırdım. Kolay mı öyle Baharıma yakışır bir adam olmak?
Garsona el edip yeni bir çay daha istiyorum. Kalemi çevirmekten usanan elimi kağıda yanaştırıyorum. Perçemini yüzünden çekerken gösterdiğim aynı özeni gösteriyorum. Çok ciddi bir çalışma bu çünkü, özen isteyen bir çalışma. Şimdi hissettiklerimi anlatacak şeyler yazmalıyım bu mektubumda. Seni sana öyle anlatmalıyım ki amaann kız ben neymişim diyip de kendine meftun olmalısın. Öyle görmelisin ki bendeki yerini bu adam boşuna ölümümden sonra bile benden vazgeçememiş diyebilmelisin!



