Ben seni ararken yollar eskidi,
Meğer yol, ayak izimi bekleyen senmişsin.
Bir kapı sandığım bütün ayrılıklar,
Eşiğinde adımı unuttuğum tek evmiş.
Ey adı dile sığmayan Sessizlik,
Bir harf öğrettin bana:
“Ben” dedim, perde oldu.
“Sen” dedim, gök açıldı.
Bir damlaydım,
Denizi özledim yıllarca.
Denize düşünce anladım;
Özleyen de suymuş,
Özlenen de.
Toprak, ayağıma secdeyi öğretti.
Rüzgâr, hiçbir dala sahip olmadığını.
Ateş dedi ki:
“Yanan odun değil,
Kendini ayrı sanan gölgedir.”
Kalbime indim bir gece.
Ne kandil vardı,
Ne mihrap,
Ne de ismimi taşıyan bir taş…
Sadece susan bir nur,
Ve o nurun içinde
Bütün âlemleri susturan bir hitap.
Bir güvercin geçti içimden,
Kanadı zamandı.
Her çırpışında
Bir ömür eksildi benden,
Bir sonsuzluk çoğaldı sende.
Anladım…
Hiçlik bir eksiklik değilmiş;
Sonsuzluğun giydiği en sade hırkaymış.
Artık ne varmaya niyetim var,
Ne dönmeye.
Çünkü varan da sendin,
Yol olan da,
Yolcu olan da.
Ben bittiğim yerde
Bir gül açtı.
Kokusu bana ait değildi.
İşte o an bildim:
Ayna yüzümü göstermiyordu,
Yüzüm aynayı doğuruyordu.
Ve son perde inerken
Dilimde tek bir cümle kaldı:
“Beni bana bırakma;
Benden beni al,
Sende beni bul,
Sonra beni de unut…
Yalnız Sen kal.”

