Hak bir deniz imiş, ben bir katre sandım,
Katre dedim kendim, deryâyı ben andım.
Bir nefeslik benlik dağ gibi görünmüş,
Bir “Hû” dedi gönlüm, dağı da unuttum.
Nefsim bana sultan görünürdü evvel,
Meğer tahtta oturan vehmin imiş meğer.
Tacını yere koydum, başımı da eğdim,
Secdede buldum ancak başsız olan yeri.
Aşk öyle bir ateş ki kül bırakmaz geriye,
Yakarken yakılanı rahmet eker her yere.
Bir kıvılcım düştü de gönül harmanına,
Bin ömürlük karanlık bir seherde eridi.
Ne Kâbe uzaktadır ne gönül yakındır,
Perdeyi dokuyan da perdeyi yıkan da.
Yolları yürüyene yol diye görünür,
Varınca anlaşıldı: yolcu da yol da O.
Dünya bir gölgelikmiş, gölgeye sarılmışım,
Sabah doğup gelince gölgemi aramışım.
Güneş içime doğdu, ismim bile silindi,
Sessizlik konuşunca sözümü unutmuşum.
Ey can, cana yük olma; canı Canân’a ver.
Damla deryâya aksın, adı deryâda erir.
Varlığın yükünü at, yokluğu taç eyle ki,
Hiçlik sarayında Hak sırlarını bildirir.
Erilhânî der ki: Ben kapıya yüz sürdüm,
Kapı dedi: “Gelmedin; kendinden geçmedin.”
Kendimden eser kalmaz, nefesim Hû olursa,
Bir ben değil, her şey O; gerisi sessizlik.


