Dedem bazen öyle sözler söylerdi anlamakta güçlük çekerdik. En yakınları bile artık yaşlandı ne dediğini bilmiyor derdi. Oysa seksenlik dedemin beyni tıkır tıkır çalışırdı. Hayat bisiklet üzerinde pedal çevirmeye benzer, çevirmeyeni düşürür derdi. O nedenle boşa geçecek bir saati yoktu. Ya kitap okur ya da belgesellerden görmedikleri yerler, canlılar hakkında bilgi edilirdi. Bilgi yarışmalarına katılsa epey para alırdı. Fakat koltuğunda sade kahvesini içerken soruların şıkları açıklanmadan cevaplamayı tercih ederdi. Eskilerin deyimiyle ayaklı kütüphane gibiydi. O’na Selma diye bir kız arkadaşım olduğunu, birbirimizi çok sevdiğimizi ilerde evlenmeyi düşündüğümüzü söyledim. Okuma gözlüğünü tepesine koyup bir zaman beni ilk kez görürcesine baştan aşağı süzdükten sonra ağır ağır konuşmaya başladı.
-Evlilik ayakkabı gibidir ayakkabını iyi seç.
Yahu ayakkabıyla benim Selma ile evlenmemin ne ilgisi var. Herhalde yaz günü kar çizmesi kış günü parmak arası terlik giyecek halim yoktu. Neden diye soracakken belgesel kanalından denizlerin diplerinde ışık girmeyen yerlerde canlıların nasıl yaşadıklarını izlemeye başladı. O anlarda diğer zamanlara inat top atılsa duymazdı. Bütün gün dedemin söylediğin ayakkabının başka bir anlamı olup olmadığını çözmeye çalıştım boş yere. İkindi sonrası Selma ile buluşacağımız kafeye geldim. Selma boynuma sımsıkı sarılıp yanağıma bir öpücük kondururken ilk kez içim ürperdi nedenini bilmediğim. Bende ifa edilmesi bir görevmiş gibi sarılıp yanağından öptüm.
-Bu ne şimdi. Görende zorla öptüğünü sanacaklar.
Nasıl böyle düşünürsün ben seni deliler gibi sevmiyor muyum derken dedemin söyledikleri adeta beynimde yankılandı.
-Ayakkabını iyi seç.
Son söylediğim beynimden taşıp dilime gelince Selma yüzüme şaşkınlıkla bakıp ne saçmalıyorsun Ferit dedi. Evet saçmalıyordum. Ayakkabının burada ne işi vardı, onca söylenecek güzel sözcükler varken. Kekeleyerek sabah dedemin söylediği bu anlamsız sözcüğü söylemeye başladım. Söylediklerim biter bitmez iri mavi gözleri sonuna kadar açıldı, uzun bir neeee çektikten sonra bağırmaya başladı.
-Ne yani senin moruk beni ayakkabıya mı benzetti şimdi.
Kafedeki herkes bizim masaya doğru şaşkınlıkla bakarken yerimden fırlayıp sandalyemi yana fırlattım.
-Kimse benim dedeme moruk diyemez haddini bil.
Selma beklemediği bu tepkim karşısında özür dilemeye, beni yanlış anladın demeye başlamıştı ben dışarı çıkarken. Arkamı dönmeden giderken sesleri yavaş yavaş duyulmamaya başladı. Dedeme benim sırdaşım en iyi arkadaşım dedeme hiç kimse böyle terbiyesizlik edemezdi üç yıllık sevgilim, gelecekteki eşim olsa bile. İlk gördüğüm markete girdim. Bir sigara istedim, markası ne olsun diye sorunca fark etmez dedim. Aceleyle paketi açıp birini dudaklarım arasına soktum. Ceplerimde olmayan çakmağımı ararken kasadaki genç çakmağını uzatıp yaktı. Derinden bir nefes sonu öksürük nöbetine tutulurken dışarı kendimi zor attım. Akşama doğru dedemin yanına gittim. Yüzümden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Elindeki kitabı koltuğunun yanına bırakıp konuştu.
-Hoş geldin aslan torun. Bu ne surat sıcak mı başına vurdu.
-Yok be dedem ayakkabı vurdu.
Dedeme yaşadıklarımı başımı yerden kaldırmadan anlattım.
-Ayakkabı alırken çok dikkatli olacaksın. Öyle modeline markasına bakıp alırsan ya ayağına dar gelir, ayağın kangren olur ya da bol gelir yürürken çıkıp durur. Bak sana rahmetli abimin ayakkabı hikayesini anlatayım daha iyi anlarsın. Abim benim aksime çok hareketli, girişken bir çocuktu. Kendine göre bir cazibesi bir havası vardı. Okul ve mahallede kızların çoğu onunla tanışmak isterdi. Daldan dala konan kelebek ya da her çiçekten bal almak onu tanımlayan en iyi sözlerdi. Bir gün bu bal toplama sevdası tüm hayatını zehre dönüştürdü. Amcamın okuturum diye yoksul bir aileden alıp hiç okula göndermediği kızla abim lise ikide evlenmek zorunda kaldı. Bizler çocuğu olmayan amcama iç güveysi girip hayatı kurtulacak derken o nedense okumayı seçti. Mezuniyet sonrası İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümünü kazandı. Babam küçük bir esnaf olarak onu oralarda okutması çok zordu, ama o gündüz çalışıp gece okumayı seçti. Ardından ikinci yılda bende İstanbul’da üniversite kazandım. Şansım yaver gitmiş olacak ki bir dergide işe başladım. Burslar çıkana kadar yarı aç yarı tok yaşadık resmen. O günlerde bile amcanız zamparalık sevdasından vazgeçmedi. Ben Kızıltoprak tan Kadıköy Üsküdar dolmuşuna kadar her gün yürürken o ay aldığımız burs parasının çoğunu bir defasında Taksim de tanıştığı bir dilberi taksiyle eve getirmek için harcamıştı. Evimize gelip giden kızların haddi hesabı yoktu. Aynı kurumda çalışan iki kız bile onun haremine üyeydiler. Ev yaşamı bize fazla gelince yurda taşınınca cebimiz biraz para gördü. Fakat amcanız hız kesmedi. Okul sonrası bir mühendis olarak daha da karizmatik zampara olmuştu. Eşi çaresizce olup bitene katlanıyordu. İki çocukları olunca boşanıp baba ocağına dönmesi hepten imkansızdı, çaresiz yıllarca katlandı. Oğlu üçüncü kez evlendi, bir oğlu oldu. Kızı iki evlilik sonrası bir erkekle birlikte yaşamaya başladı, torunu anne olduktan sonra senesi dolmadan boşandı.
-Dar ayakkabı dediğin tam bu olmalı. Aile boyu o kangrenli yaşamları olmuş.
-Abim son günlerini benden habersiz bir huzurevinde yaşadı bir dikili ağacı olmadan. Hastaneye beyin kanaması geçirince huzurevi yetkilileri beni aradı. On gün kadar yarı bilinci kapalı yaşadı. Bazen beni bile tanımıyordu. Cenazesine ailesinden kimseler gelmedi. Bende olmasaydım belki de kimsesizler mezarlığına gömülecekti.


