
Kaç günlük uykusuzluğundan dolayı göz altı morluklarının üstünden, yeşile yakın ela gözbebekleri ağlamamaya direnen doluluğunun içinden etrafa derin derin bakıyordu. Gayrı ihtiyari sol elini yüzüne koydu. Avuç içi ağzının çoğunu kapatıyordu. Diyecekleri elbette çoktu ama belki de bedeni ağzına avucunu refleks olarak bilinçli göndermiş, söyleme, diyordu.
Metroda gidenleri uzun uzun, derin sessizliğiyle süzdü. Yanıbaşında bağıra çağıra konuşan iki adamın sözleri flu bir arka fondan ibaretti. İç sesi zaten başka sesleri duymasına izin vermiyor, konuşuyor da konuşuyordu.
Uzun boylu olmasının avantajı olarak, metronun diğer vagonlarının uzaklarını da oturduğu yerden, yanında oturanların tepeleri üstünden görebiliyordu. Zaten bu hal de uzun boyundan dolayı başına gelmemiş miydi? Şimdi o uzun boy mütemadiyen içini kemiren soruların cevabını arayan, karanlık içinde dikilmiş bir deniz feneri gibi ayrıntı görmeye çalışan gözlerine alan açmaktan başka pek de işine yaramıyordu.
İleride duran kahverengi pantolonlu, krem gömlekli kumral kadına baktı. Ten renginden çok kıyafetine uyumlu fondotenini fark etse de ayrıntılara takılma zamanı değildi. Sonra sarı bereli, gözlüklü, esmer, kıvırcık saçlı kadına ve ona harıl harıl bir şeyler anlatan şişmanca yanaklı, kalın gözlük çerçeveleri olan, gri şişme montlu kadına. Ağzını büzerek içinden: ” Yok olmaz” dedi. Kafasını geriye doğru eğip, cama doğru yasladı. Bunalmıştı. Hafif gerindikten sonra bu defa da diğer tarafa doğru bakındı. Yanındaki adamlar hala konuşuyordu. Kelliklerinin altında karşılıklı sözleriyle bir şeyleri anlatıyor, karşılıklı cevaplıyorlardı. Umurunda bile değildi. Hatta yanındaki tepesi daha az kel adamın anlatırken yerinden kalkıp oturmaları bile normalde sinir olacağı bir hareket olsa da umruna gelmiyordu.
Aniden metronun kapıları açıldı, bir grup insan istasyonda inerken, bir grup da; belli ki havaalanına gidecekler, ellerinde renk renk bavullarıyla metroya bindiler. Bir de lacivert eteği ve yeleği, içine giydiği beyaz gömleği, abartılı makyajıyla ve bereye benzeyen lacivert şapkasıyla bir hostes de olduğu vagona girdi. Hostesi baştan ayağa süzmesi sonrasında: ” Bundan da olmaz. Bu mu? Hah!” diye içinden geçirerek gözlerini diğer vagona doğru dikti. Ağırlıkla erkeklerin oturduğu bir vagondu. Ayaktakilerin de çoğunluğu erkekti. Arada yer verilmesini bekleyen yaşlı kadınlar da vardı. Muhtemeldir ki muhacirlerden biri olan, sahte sarışın, açık tenli, kahverengi güneş gözlüğü camları olan, seksenlerden arta kalmış gibi duran kadına bakınca da: “Yok artık! O kadar da değil” dedi kendine ve gözünü başka yerlere dikti.
Yanındaki adamların gürültüden ibaret gelen konuşmalarının haricinde metroda yapılan anonslar da umuruna gelmediğinden o gürültüye karışıp gidiyordu. Bir ara sol dizinin arkası kaşındı. Gözünü vagondaki insanlardan ayırmadan sol elini uzatıp, hafif yaylanarak kaşımaya başladı.
Tam o an yanında oturan yaşlı kadının elinin önüne doğru uzandığını fark etti. Kafasını ona doğru çevirdi. Kadın telefonundan görüntülü olarak biriyle konuşmaya başlamıştı. Bir de onların yüksek tonlu konuşmaları, yeni gürültü olarak ortama eklenmiş oldu. Telefonun ekranına bakıp kendinin de görünüp görünmediğine baktı, ne olur ne olmaz diye biraz daha sağına doğru kendini çekti.
Yeni istasyon da gelmişti. Yine inenler ve binenler oldu. Bu sefer gözüne metroya binen, muhtemelen Çinli iki kız takıldı. Normalde minik bilinseler de çok da minik olmayan boylarıyla adım adım ortaya doğru ilerlediler. Simsiyah giyinmişlerdi. Saçlarının üstüne doğru yerleştirdikleri güneş gözlükleri de gözleri gibi çekik bir modeldi. Sonra arkalarında belli belirsiz görünen yeşil türbanlı kadına baktı. Gözlerini çok tutmadan başka yere çevirdi. Bu sefer de parlak kırmızı rujuyla, kahverengi saçları omuzlarına dökülen, beyaz tenli, muhtemelen üniversiteli kızı gördü. Elindeki kot kumaşından çantasını diğer eliyle karıştırıp bir şeyler aranıyordu. Yine içinden: “Toy bu be! Yok bu da ı ı” dedi.
Nihayet metro Kozyatağı’na vardığında ise koltuğundan kalkıp, ağır adımlarla metrodan indi. Yürüyen merdivenlere yürüdü. Yürüyen merdivenlerden bir basamağa binip, durdu. Hem önündekileri hem de yan taraftaki yürüyen merdivenlerden inen kadınları gözlüyordu. Merdiven turnikeye katına ulaştığında ise yine ağır adımlarla yürüyerek ve açık mavi örgü beresini başına takarak istasyonun çıkışına doğru ilerledi.
İstasyondan onu çıkaracak olan yürüyen merdivenin basamağına bindiğide ise bir sesle irkilip kendine geldi: ” Çi vanu see see…”. Ardına dönüp baktığında, metrodaki Çinli kızların olduğunu ve birinin şarkı söylediğini fark etti. Önüne döndübsonra da tepeye doğru baktı. Gökyüzü bulutluydu. İçinden yine konuşmaya başladı: ” Hangisiyle aldattı beni? Neyine göre anlayayım ki? Belki de yan yana oturduk. Yok yok bunlardan hiç biri bence olamaz…”

