• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Anadolu Gotiği ve Arzunun Mimarisi: Alaz Konağı’nda Tenin ve Taşın Yasak Ayini

Seyit Berker Aydogan by Seyit Berker Aydogan
23 Nisan 2026
in Öykü
2
Anadolu Gotiği ve Arzunun Mimarisi: Alaz Konağı’nda Tenin ve Taşın Yasak Ayini

Anadolu Gotiği - Alaz Konağı Öykü Görseli

0
SHARES
38
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Sislerin arasından yükselen Alaz Konağı, Anadolu’nun kadim topraklarında sadece taştan bir yapı değil, aynı zamanda yüzyıllardır duvarların karanlık kıvrımlarında fısıldanan ve adı anılmaya korkulan arzuların gölgelerinden örülmüş bir mabetti. Süveyda, konağın ağır ahşap kapısından içeri adım attığında, havada asılı kalan eski tütsü kokusuyla karışık yağmur nemi, ruhunda açıklayamadığı bir ürpertiye yol açtı. Bu ürperti, omuzlarının omurgaya kavuştuğu o kibirli kavisten başlayıp, boynunun gıdıklanmaya en müsait eğrisine doğru içten içe oyan bir kıpırtıyla tırmandı. Konağın iç mekanı, adeta bir zamanlar burada yaşanmış olan ve sesi duvarlara kazınmış törenlerin nefesini hâlâ tutuyor gibiydi. Duvarlardaki Horasan harcı, içindeki volkanik toprakla birlikte nemli bir hava saklıyordu. Ve bu nem, tenle buluştuğunda tuhaf bir elektriklenme yaratıyordu.

Süveyda, buraya üç aydır haber alınamayan kardeşi Mesut’u bulmak için gelmişti. Kardeşinin son mektubundaki şu cümle kulaklarında yankılanıyordu: “Bu konağın duvarları nefes alıyor. Horasan harcına sinmiş bir sır var. Öğrenmeye çalışıyorum ama korkuyorum… Sakın gelme.” Kapıyı açan Sarmad’ın yüzü, hem genç hem de yıpranmıştı. Gözlerinin altındaki mor halkalar, uzun süredir uykusuz olduğunu ele veriyordu. Üzerindeki soluk gömleğin altından omuzlarının gerginliği ve göğüs kafesinin yükselip alçalışı, adeta konağın kendi nefes ritmine uyum sağlamıştı.”Siz Mesut’un kardeşi olmalısınız,” dedi Sarmad. Sesi, kuru yaprakların hışırtısı gibiydi. “Gelmemenizi umuyordum.”Sarmad, Süveyda’yı kütüphaneye aldı. Burası, tavanı görünmeyen raflarla çevrili, havada eski kağıt ve balmumu kokusunun asılı kaldığı bir odaydı. Duvarda asılı duran büyük boy aynanın sırrını ise Süveyda ancak birkaç saat sonra fark edecekti. Ayna, yansıttığı görüntüyü birkaç saniye gecikmeli olarak gösteriyordu. Az sonra, kendi silüetinin aynada hâlâ kapının eşiğinde durduğunu, oysa kendisinin çoktan pencerenin önüne geçtiğini görecek ve içini kemiren ilk gerçek korkuyu tadacaktı. Sarmad, konağın son sahibiydi. Ancak konağın tapusu, yüzyıllar öncesine, Horasan harcına adını kazıyan bir mimarın lanetine dayanıyordu. Rivayete göre, mimar karısını bu konağın mahzeninde, bir başkasıyla yakalamış ve ikisini de diri diri duvarın içine gömmüştü. O günden beri, konağa yerleşen her erkek, kendi yansımasıyla değil, o mimarın hırsıyla yaşıyordu. Sarmad da, son kurban olarak, konağın ruhunu taşıyordu.Raflardan birine uzanırken “Mesut buraya bir kitap için geldi.” dedi Sarmad. Kolunun hareketiyle gömleğinin kumaşı gerildi ve kürek kemiğinin altındaki kasların gerginliği belirginleşti. Raflardan aldığı bir deri ciltli defteri Süveyda’ya uzatırken “Anadolu’da kayıp ayinler üzerine bir derleme. Ama bulduğu şey başkaydı.” dedi. Süveyda defterin iç sayfalarına baktığında bunların Mesut’un el yazısı olduğunu gördü. Sayfalar, giderek bozulan bir zihinle yazılmış notlarla doluydu. Son sayfada tek bir cümle vardı: “O, mahzende. Beni çağırıyor. Sarmad sandığım kişi değil. Duvarlar onun yüzünü değiştiriyor.”O gece, fırtına konağı dövmeye başladığında, elektrikler kesildi. Sarmad, elinde bir gaz lambasıyla kütüphaneye döndü. Mumların titrek alevleri, adamın yüzündeki hatları keskinleştiriyordu. Çenesinin sert çizgisi, omuzlarının gerginliği ve boynundaki kasların belirginliği, karanlığın içinde bir heykel gibi belirginleşiyordu. Işık, yüzünün sadece yarısını aydınlatıyordu. Yüzünün diğer yarısını ise koyu gölgeler içinde bırakıyordu. Kütüphanedeki ışığı görüp buraya gelen Süveyda, Sarmad’ın yüzünde, kardeşinin defterinde bahsettiği “değişimi” o an ilk kez gördü. Gölgede kalan profili, sanki daha yaşlı, daha sert hatlı ve neredeyse yabancı bir adama ait gibiydi.”Korkuyor musun?” diye sordu Sarmad. Sesi, Süveyda’nın kulak kepçesinin kıvrımlarına sızan ılık bir sıvı gibi, beynin kıvrımlarına doğru yol aldı. Bu ses, havada asılı kalan tütsü dumanıyla birleşerek şeytani bir nezaketle davetkârlık haline geldi.Sarmad, Süveyda’ya yaklaştı. Eli, genç kadının belinin o mükemmel eğrisine dokunur gibi yaptı ama temas etmedi. İşte tam o an, iki beden arasındaki manyetik alan gözle görülür bir şekilde bozuldu. Kütüphane odasındaki iç ortam havası iyonlaşmıştı. Öyle ki, aralarındaki o bir santimetrelik boşluk, Sarmad’ın avucundaki sıcaklık ile Süveyda’nın belindeki ipek kumaşın soğukluğu arasında bir gerilim çizgisi gibi titredi. Bu görünmez sınırda, ısı alışverişi başlamıştı. Sarmad’ın teninden yükselen buharlaşma, Süveyda’nın bel kıvrımının üzerinde yoğunlaşarak üzerindeki elbisenin kumaşının liflerini neme boğuyordu.Süveyda’nın belindeki deri kemer, bu yaklaşmanın manyetik dalgalarına tepki vererek önce gerginleşti. Sonra küçük ve kontrolsüz bir titreme gösterdi. Bu titreme, omurgasının tabanından başlayıp, kuyruk sokumunun hemen üzerindeki o hassas noktadan yukarı doğru, bir yılan gibi kıvrılarak ilerledi. Bu esnada her omurgasının arasından geçerken, sinir uçlarında kıvılcımlar çaktı. Ense kökündeki o en savunmasız noktaya ulaştığında ise, saç diplerinde bir uyuşma ve ensenin arkasında bir sıcaklık dalgası uyandırdı. Süveyda’nın diyaframı, bilinç dışı bir refleksle kasıldı. Nefesi, boğazındaki o kemikli çıkıntıda düğümlendi. Göğüs kafesi genişlemek istedi ama içine hava dolmadı. Aralarındaki bu görünmez savaş, havada asılı kalan o elektriklenmiş boşlukta, sanki dokunulmamış bir yara gibi, hem acı, hem de haz sunuyordu.Sarmad’ın boynuna süzülen eli, aynı anda Süveyda’nın derisinin altında kas liflerini birer ok gibi gerdi. Sarmad’ın parmak uçlar, her vuruşta biraz daha ağırlaşan bir mühür gibi şah damarının üzerinde gezindi. Bu dokunuş o kadar hafif ve o kadar gıdıklayan bir melankoliyle ilerliyordu ki, Süveyda’nın ruhunu evvela sertçe ürpertti. Bu etkileşim adeta, bir avın kendi avcısıyla kurduğu, o karanlık ve karşı koyulamaz cazibenin ilk aşamasıydı. Bu temas, Süveyda’nın damarlarında dolaşan kanın ritmini değiştirmek suretiyle kalbinin atışını hızlandırıyordu.

Köprücük kemiğine süzülen Sarmad’ın eli, derisinin altındaki tüylerin tek tek dikilerek, adeta havayı tarayan antenler gibi, titremelerine yol açtı. Bu an, o an ikisi arasında vuku bulan karşı koyulamaz bir cazibenin ve cinsel çekimin zirve noktasıydı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, ortamdaki o ağır, doğudan esen, tütsü ve tozla karışık hava daha da ağırlaştı. Sarmad’ın nefesi, Süveyda’nın tenine çarptı. Bu buğulu birleşme neticesinde, Süveyda’nın az önce hissetmiş olduğu o soğuk ürperme, yerini ani bir terleme ve gevşemeye bıraktı. Omuzlarındaki gerginlik çözüldü ve bel kıvrımı yumuşadı. Omurgası esneyen bir yay gibi boşaldığında ise kalbi sanki göğsünde değil de doğrudan beyninde atıyormuşçasına yoğun bir haz hissetti.

Ancak, tam da o an, Sarmad aniden kendisini geriye doğru çektikten sonra “Mahzene inmeliyiz,” dedi. “Cevap orada. Ama önce şunu bil: O, bedenimi kullanıyor. Onu durduramıyorum.”

Sarmad, başka hiçbirşey söylemeden odadan çıktı. Şaşkınlık ve heyacanın doruğunda olan Süveyda o anın şokunu atlattıktan sonra hemen Sarmad’ın peşinden gitti. Mahzene inen merdivenler, ayaklarının altında inliyordu. Duvarlardaki nem, tıpkı canlı bir varlığın teri gibi parlıyordu. Süveyda, basamakları sayarken, kardeşinin de aynı yolu yürüdüğünü düşündü. Mahzenin ağır ve nemli havası, doğunun o ağır ve gizemli desenleriyle bezeli eski buhurdanlıklardan yayılan tütsü kokularıyla birleşiyordu. Sanki duyularını ve duygularını şeytani bir nezaketle gıdıklamaya başlıyordu. Burası, Anadolu’nun kadim ve tekinsiz ruhunu fısıldayan taş duvarlarıyla, sadece bir sığınak değildi. Aynı zamanda yasak ihlallerinin ve adı anılmaya korkulan sırların ete kemiğe büründüğü bir mabetti.

Sarmad’ın elinde tuttuğu mumun ışığı zeminde belirli bir açıyla vurduğunda, kurumuş ama hâlâ koyu bordo renkli bir leke Süveyda’nın gözüne çarptı. Yüzyıllar önce, geri dönmeyen bir sevgilinin peşinden bu mahzene kapanmış bir kadının son nefesindeki hıçkırıkla zemine karışmış gibiydi. Leke, Süveyda’nın ilk gördüğü andan daha büyüktü. Sanki onlar yaklaştıkça genişliyor ve yayılıyordu. Duvardaki kazımalar ise bir elin tırnaklarıyla açılmış izlerdi. Ama en korkuncu ise mahzenin en dibindeki taş lahitti. Lahitin kapağı aralıktı ve içeriden dışarıya doğru hafif bir buhar yükseliyordu.

Sarmad, lahite yaklaştığında, yüzündeki o yabancı ifade yeniden belirdi. Süveyda, bir an için Sarmad’ın gözlerinin renginin değiştiğini sandı. Gözlerinin rengi kahverengiden koyu bir siyaha dönüşmüştü. “O burada,” dedi Sarmad. “Mimarın karısı. Onu duvarın içine gömdü ama ruhu lahitte kaldı. Konağa gelen her kadını kendine çekiyor. Mesut’u da o aldı. Çünkü Mesut, onu kurtarmaya çalışan tek erkekti.” dedi.

Süveyda, lahite doğru bir adım attığında, mahzenin duvarlarından bir uğultu yükseldi. Taşların arasından sızan hava, ıslık çalar gibi bir ses çıkarıyordu. O an, Süveyda’nın aklına kardeşinin mektubundaki son cümle geldi: “Sarmad sandığım kişi değil.”

Aniden Sarmad, iki büklüm oldu. Ellerini başının iki yanına bastırdı. “O geliyor,” diye inledi.

Süveyda, Sarmad’ın acısını dindirmek için ona sarıldığında ise aralarındaki o görünmez sınır nihayet ortadan kalktı. Bu, planlanmış bir yakınlaşma değildi. Bir ruhu kurtarma refleksiydi. O karanlık buluşmanın merkezinde ise lahdin üzerindeki çıplak erkek ve kadın tasvirlerine ilişkin motifler vardı. Bu mottifler, mum ışığının gölgesinde parlamak suretiyle adeta canlanır gibi çıplaklığın cüretkar bir şekilde sergilendiği teşhirci öğelere dönüşüyolardı. Süveyda’nın vücudundaki kadınsı sert gölge çizgileri, mahzenin duvarlarındaki bu figürlere ait antik çizgilerin gölgesinde ateşli bir yakınlaşmanın öznesi haline geliyordu. Bu figürlerin sahneleri, sadece bir sevişme değil, beyinden kalbe kadar uzanan unutulmaz bir haz ve deneyim olarak kurgulanmıştı. Duvarlardaki benzer sahneler içeren o resimleri oluşturan eski çizgilerin teninin üzerindeki teması ise Süveyda’nın derisinden içeri nüfuz ederek içerisinde gıdıklayıcı bir ürperti yaratıyordu. Mazhen ortamında oluşan bu ihtiras ve şehvet, kalpten beyne ve damarların en derin noktasına kadar işleyen unutulmaz bir haz olarak yansıyordu.

Sarmad’ın dudakları, kendi kulağına doğru yaklaşırken, o an  Süveyda’nın zihninde kadim bir ayinin fısıltıları yankılandı. Bu yakınlaşma, Alaz Konağı’nın taş duvarlarının soluk nefesiyle şekilleniyordu. Duvardaki eski çizgiler, ten üzerine kazınan bir yasak ihlalin vaadi gibi parlıyordu. Sarmad’ın bakışları, doğrudan dokunuşlardan kaçınıyordu. Sadece bakışlarıyla Süveyda’nın teninin belirgin sınırlarında geziniyordu. Özellikle boyun çukuru ve bel kıvrımındaki o kritik noktalarda duran bakışları, Süveyda’nın kaslarını birer ok gibi gerilmesine yol açıyordu. İşin ilginç yanı, Süveyda’nın damarlarında biriken bu hararet, esneyen bir yay gibi aniden boşalarak yerini kendisini terleten bir rahatlamaya bırakıyordu.

Yasak ayinin doruk noktasında, mahzenin ağır ve gizemli havası, Süveyda’nın her bir vücut kıvrımının en ince detayına kadar işlemeye başladı. Sarmad’ın o son ve en cüretkar hamlesiyle birlikte, duvardaki kanla kazınmış çizginin gölgesi tam olarak onların birleştiği noktaya düştü. Geçmişin ve şimdinin bu karanlık kesişiminde, Süveyda’nın ruhundan damarlarının içine kadar yayılan ve onu içten içe oyan kıpırtı içini titretiyordu. Ancak bu gerilim, sadece kasılmalarla sınırlı kalmadı. Sanki iç organlarında bir zelzele başlamıştı. Süveyda’nın diyaframı, göbeğinin hemen üzerindeki o hassas boşlukta, istemsiz ve ritmik kasılmalar gösteriyordu. Nefes almak istediğinde, göğüs kafesi genişliyor ama içine hava dolmuyordu. Sanki boşluk, onu bir vakum gibi içeri çekiyor, akciğerlerinin tamamen dolmasına izin vermiyordu. Bu nefessizlik hissini, midesinin çukurunda bir ağırlık olarak hissediyordu. Kalp atışları artık göğüs kafesinde değil, mide boşluğunun derinliklerinden geliyor gibi vuruyordu.

Tenindeki ince terleme, sadece bir sıvı değil, derisinin altındaki kasların küçük, kontrolsüz kasılmalarının dışavurumuydu. Her damla, bir sinir ucunun atışı ve bir kas lifinin seğirmesiyle birlikte beliriyor, vücudunun her noktasında minik titremeler yaratıyordu. Bu sarsıntı, omurganın tabanından başlayıp, kuyruk sokumundan bel kıvrımına, oradan omuzların arasından boynun arkasına doğru dalga dalga yayılıyordu. Omurgasından beynine kadar uzanacak şekilde, bir zelzele merkez üssü gibi tüm bedenini sarsıyordu. Omuzlarındaki kemikler belirginleşti. Bel kıvrımı gerildi. Duvarlardaki ve lahitteki şekillerin gölgelerinden üzerine yansıyan keskin çizgilerle belirginleşen gerilim, damarlarındaki kanın akışını öylesine hızlandırdı ki, kalbinin ritmini göğsünde değil, doğrudan beyninin içinde, şakağındaki atar damarlarda atmaya başladığını hissetti.

Hemen akabinde tekrar gelen o yoğun gevşeme anı, Süveyda’yı derin bir rahatlamayla sardı. Vücudunun özellikle omuz kemiklerinin o kibirli çıkıntılarında, omuzlarında ve bel kıvrımlarında başlayan ince bir terleme, az önceki gerginliği yıkayıp götürdü. Bu süreç, bir yasak ihlalinin getirdiği karşı koyulamaz cazibenin ve şehvetin damarlara kadar işleyen en somut dışavurumuydu. Ateşli yakınlaşmanın bu en mahrem anında, mahzenin o ağır, doğudan esen, gizemli soluğu, ihtirasın ve cinsel çekimin her bir hücreye sızmasını sağlayarak unutulmaz bir bedensel haz yaratıyordu. Bu birleşme, tensel bir hazdan çok, bir lanetin kırılmasıydı. Süveyda, Sarmad’ın gözlerindeki o koyu siyahlığın çekildiğini, yerine eski, yorgun ama insani bakışlarının geri döndüğünü gördü. İkisi de kan ve ter içinde, birbirlerine tutunarak lahite yaslandılar.

Fırtına dindiğinde, mahzenin duvarındaki o kan lekesi kaybolmuştu. Sanki yüzyıllar önce duvara gömülen kadın, bu son temasla huzura ermişti. Konağın Horasan harcına sinmiş hıçkırığı son bulmuştu. Lahitin kapağı, kendiliğinden tamamen kapandı.

Sarmad, Süveyda’nın elini tutarak onu mahzenden çıkardı. Kütüphaneye döndüklerinde, ayna artık normal bir yansıma gösteriyordu. Rafların arasından bir tomar kağıt düştü: Mesut’un kayıp notlarının devamı. Son sayfada şunlar yazılıydı: “Süveyda gelirse, ona söyle. Korkmasın. Sadece sevsin. Çünkü duvarlar sevgiyi tanımaz; o yüzden çöker.”

Süveyda, kardeşinin izini bulamadı. Ama onun bu konağın lanetini çözdüğünü ve belki de bu yüzden artık bu dünyada olmadığını anladı. Sarmad ise, yıllardır ilk kez, konağın penceresinin kenarında, yüzünde sadece kendi ifadesiyle duruyordu. Süveyda’nın onu ilk gördüğünde hissetmiş olduğu üzerindeki ağırlık gitmiş ve omuzları dikleşmişti.

Mahzende meydan gelen o cüretkar enerji, Süveyda’nın kalbine, beynine ve bedeninin eğrilerine kadar ulaşıp ona ruhsal ve fiziksel bir uyanış yaşatmıştı. Bu deneyim, Alaz Konağı’nın taş duvarlarının soluk nefesi içinde, bedenin en uç noktalarına kadar hissedilen ateşli ve şehvetli bir buluşmaya dönüştü. Dışarıda fırtına konağı döverken, içeride Süveyda ve Sarmad, bu karanlık ateşin meydana getirdiği şehvetli çekimin ortasında, Anadolu’nun derinliklerinden gelen o karanlık güce teslim oldular. Zemindeki o kadim leke artık üçüncü bir beden gibi, onların birleşimini sessizce mühürlemişti.

Konağın gizemli geçmişi, bu yasak aşkı sıradan bir yakınlaşmadan çıkarıp, ruhsal ve bedensel bir ayine dönüştürmüştü. Her temas, Süveyda’nın vücudunda yeni bir kemikli çıkıntı noktasını tetiklerken, bu deneyim her ikisinin de ruhundan damarlarının içine kadar işleyen unutulmaz bir hazza dönüştü. Yasak ihlali, sadece toplumsal sınırların değil, aynı zamanda Alaz Konağı’nın kadim ve adı anılmaya korkulan sessizliğinin, yüzyıllardır bekleyen o kanlı çizginin şahitliğinde bozulmasıydı.

Anadolu Gotiği ve Arzunun Mimarisi: Bu aşk, sadece yasak bir temasın değil, aynı zamanda bir ruhun kurtuluşunun hikâyesi olarak duvarlara kazındı. Taş sustu. Ten konuştu. Ve fırtına, ardında sadece ıslak toprak kokusu bırakarak çekip gitti.

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Tags: Alaz KonağıAnadolu GotiğiAnadolu korku hikayeleriArzunun MimarisiEdebi Korkugotik öykügotik romantizmHorasan harcı efsanesikadim lanetkaranlık edebiyatkardeş kaybımimari ve arzuSüveyda ve Sarmadtaş ve tentekinsiz mekanlaryasak ayin
Previous Post

23 NİSANLAR SİLİNMEZ!

Next Post

23 Nisan: Bir bayramdan fazlası

Seyit Berker Aydogan

Seyit Berker Aydogan

Birçok mecmuada çeşitli konu ve çeşitli türlerde eserlerim ile bir de kitabım yayınlanmış olmakla beraber yüksek mühendis uzmanlığımla tarihin, kültürün ve işlenmemiş insan hikâyelerinin gizli katmanlarını deşifre etmeyi hedefleyen disiplinlerarası bir araştırmacı ve yazarım.

Next Post
23 Nisan: Bir bayramdan fazlası

23 Nisan: Bir bayramdan fazlası

Comments 2

  1. Fikriye Kaya says:
    3 gün ago

    Alaz Konağı’nı hem bir mekân olarak hem de bir ruhsal yolculuk olarak güçlü bir şekilde kullanmışsınız.Konağın içindeki karanlık geçmiş ve lanet, karakterlerin ruhsal dönüşümünü şekillendiriyor. Süveyda’nın yaşadığı gerilim ve çekim, yalnızca fiziksel değil, derin bir psikolojik ve mistik anlam taşıyor. Bu tür bir hikâye, karakterlerin içsel dünyalarını, geçmişin etkilerini ve yasakları çok güçlü bir şekilde işlenmiş. Aralarındaki cinsel çekimin ve gerilimin bir lanetin, eski bir sırların etkisiyle şekillendiği düşüncesi de oldukça ilginç bir metafor olmuş. Bu hikâyede, karanlıkla yüzleşmek ve bunun bedensel ve ruhsal yankılarını yaşamak, derin bir deneyim sunmuş.Kaleminize sağlık hocam 🙏

    Yanıtla
    • Seyit Berker Aydogan says:
      2 gün ago

      Sizin gibi bilinçli yazarlar ve okurlar gözünde öykümün gerçekten nasıl yankılandığını görmek büyüleyici. Alaz Konağı’nı bir mekân olmanın ötesinde, karakterlerin bilinçaltının taşlaşmış bir haritası olarak kurgulamıştım. Sizin de tam da bu noktayı, yani arzunun ve lanetin aynı mimari kökten beslendiğini yakalamanız, öykümün en temel katmanına temas ettiğinizi gösteriyor. O karanlık çekim, sizin de zikretmiş olduğunuz üzere yalnızca bedensel değil. Bastırılan bir geçmişin ve Horasan harcına sinmiş bir sırrın ten bulmasıydı. Bu incelikli okumanız ve zarif sözleriniz için asıl ben teşekkür ederim. Kaleminiz daim olsun. Çok teşekkür ederim.

      Yanıtla

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Yazarın Farkı Nedir? / Aşk Yazarı Mustafa Çifci
  • Ferrarisini Sokağa Park Eden Adam / Funda Kılıç
  • Bir İntiharın Gölgesi / Hasan Turunç
  • Dost / Tuana Seymen
  • Meyus / Yunus Tuna

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.