“Bir kilo şeker,” dedi Timuçin.
“Bir kilo şeker ve zencefil”
Bisikletiyle çarşıya inerken bir yandan alışveriş listesini tekrarlıyor bir yandan da önünden geçtiği ormana kaçamak bakışlar atıyordu. Gökyüzünü örten meşeler, mahşer günü uyanmış bir gulyabani misali uzundu ve koyu gölgeleri, Timuçin’i omzundan yakalamak istercesine yola kadar uzanmıştı. Nitekim kötü şöhreti ile beldenin sınırlarını aşmış Albay’ın evine de yaklaşmak üzereydi. Evin önünden geçerken pencerelerin birine bile bakılmaması gerektiğini herkes adı gibi bilirdi.
Albay’ın evi viraneden farksız bir müstakildi. Uzun zamandır tek bir adım atılmamış bahçesini yabani otlar bürümüş, kapısının demir parmaklıkları da yosun bağlamıştı. İşte bu parmaklıklar “Asla bakmayacağım,” telkinleriyle önünden geçen kaç kişiyi kıskıvrak yakalamış, camları kendisine baktırmış ve bunları yapan bu ev kim bilir kaç kişinin canını almıştı. Söylentilere göre insanların yoldan gelip geçişini izleyen birisi vardı evin pencerelerinde. Bir siluet veya bir gölge. Onu gördüğünü iddia edenler ya yalancılardı ya da meczuplar çünkü gerçekten görüp de sağ salim dönebilmiş kimse y5oktu. Onların ancak ve ancak kayıp ilanları asılabilirdi kasabanın elektrik direklerine. Görmüş ve gerçekten dönebilmişlerin ise hayatlarının geri kalanında aklı malik kalabildikleri söylenemezdi. Dolayısıyla kasabada sırra kadem basanlar da divane olanlar da bir hayli çoktu.
Bütün bunları ev; çürümekte olan bir ceset gibi boyası akınca çirkin rengi görünen duvarları, kiremitleri sarkmış çatısı ve bir parmak kalınlığında toz bağlamış o tehlikeli camları ile fısıldayarak yapardı.
“Bak”
Bu çağrıya uymayanlar, kendilerini seyredenin ne olduğunu bilemeden ama bir o kadar da güvenle geçerlerdi Albay’ın evinin önünden. Timuçin’de böyle güvenle geçmeyi umuyordu yoldan ama yine de
sırtındaki ürpertiyi göz ardı edemedi. Yüzüne çarpan serin rüzgâr ona bir ölünün soluğunu anımsattı, pedalları çeviren bacakları titredi ve “Albay’ın Evine Yüz Metre” yazan ahşap tabelayı görür görmez bakışlarını yere indirdi. Çok geçmeden evin yüksek cephesini sol tarafında seçer oldu. Bunca yolu koşarak gelmiş gibi kalbi boğazında atmaya başladı. Uzaklarda bir ağaçkakan öttü, güneş ıssız yolun asfaltını parlattıkça parlattı. Bir sivrisinek vızıldayarak geçti kulağının dibinden. Timuçin, kendisini seyreden l gözlerin varlığını evin önüne geldiği gibi hissetti. Sanki akı olmayan kapkara bir çift göz, üstünde geziniyor, onu her hareketine varana kadar inceliyordu. Timuçin, bakışların ağırlığı altında ezildiğini hissetti, gayriihtiyari beli büküldü. Öyle tekinsiz bir duyguydu ki bu, insanın en güvenli yer olan anne karnındaki cenin pozisyonuna geri dönesi geliyordu. Porseleni çizen tırnakların yarattığı tehditkâr ses, bu bakışlarla zuhur bulabilirdi.
O vakit; “bak” diyen bir fısıltı duydu Timuçin. Bir yandan da sinek kafasının etrafında dönüp duruyor ve fısıltı, sineğin vızıltısına karışıyordu.
‘Bak,”
Timuçin, kafasını kaldırmamak için insanüstü bir mücadele vererek pedallara daha çok asıldı. Aynı zamanda havaya savurduğu eliyle sineği kışkışlayıp kovmaya çalışıyordu. Fakat hayvan bir türlü gitmek bilmiyor, kim bilir belki de Timuçin’in başı etrafında yüzüncü turunu atıyordu.
‘Bak!”
Yolun düzlüğü yavaş yavaş yokuşa çıktığı vakit, Timuçin nefesini kontrol etmekte zorlandı ve bir ân için gözleri kararır gibi oldu. Derken tekerin altına giren ufak bir taş, bütün dengesini kaybettirdi ve kayan bisikletle birlikte Timuçin’de sertçe yere düştü.
Hafif bir toz bulutu kalktı. Havaya dikilmiş teker, hızını alamadığı için hâlâ son sürat dönmekteydi. Biraz ileride, çarpmanın şiddetiyle düştüğü gibi ayağa fırlayan Timuçin şaşkın şaşkın etrafına bakınıyordu. Bisikletteyken kararan gözlerini, bisikletten uzak bir yerde açtığı için bir hayli afallamıştı. Hızlıca yokladı vücudunu, bir acı ya da sızı yoktu ama başının kanadığını da fark edememişti henüz. Alnından ılık ılık sızan kan, bir ân için pencereye ilişen gözlerinin kenarından aktı.
Camda birisi vardı.
Gözlerini derhal kaçırdı Timuçin fakat korku, kanı gibi sızıvermişti kalbine. Bütün bedenini sarması da bir saniye bile sürmemişti. Baktırmayı başaran ev, bakanı çırılçıplak hissettiriyor ama kendisi bakanın karşısında mağrur bir edayla dimdik yükseliyordu. Pençesi, sırıtan bir ağzı; verandanın çamurlu basamakları da sırıtışın ortaya çıkarttığı pis dişleri andırıyordu.
O ân Timuçin tehlikede olduğunu hissetmek şöyle dursun, günlerdir aç kalmış bir örümceğin ağındaki bir sineğin neler hissettiğini dahi anlar olmuştu. Ürkek gözlerle şöyle bir etrafını süzdü önce ve sonra camdaki ne olduğu belirsiz o siluet dışında etrafında farklı hiçbir şey olmadığını gördü. Tabiri caizse sinek, henüz yuvasına dönmediği için göremediği örümcekten kurtulduğunu sanırmış.
“Siluet sandığım şey camın ardındaki bir dolap yahut bir askılıktı kesin!’ diye düşündü Timuçin. Bu düşünce onu biraz rahatlattı ama bu uğursuz yerde daha fazla vakit kaybetmemek için yerdeki bisikletini kaldırdığı gibi kaçarcasına uzaklaştı evin önünden. Daha hızlı sürdükçe sürdü Timuçin, sürdükçe sürdü. Sırtından akan tere, yüzüne çarpan güneşe aldırmadan kıstığı gözleriyle seçebildiği yolun kavşağına kadar hiç durmaksızın sürdükçe sürdü. Öyle ki Albay’ın evi arkasında bıraktığı ağaçların arasından bile seçilemez oldu. Yeterince uzaklaştığında da biraz soluklanmak için yavaşlayıp durdu. Avuçları terlemiş ellerini gidondan çekti ve bir ayağı pedalda bir ayağı yerde dururken derin derin soluklar aldı. Fakat biraz ilerideki tabelayı görünce aldığı solukta boğulacağını sandı.
“Albay’ın Evine Yüz Metre”
Boğulmamak için son soluğunu sertçe öksürerek verdi Timuçin.
“Albay’ın evine yüz metre mi?”
Ama buralardaki hiçbir yol tam bir daire çizmezdi ve geldiği yolu gerisin geri dönmüş olması da imkânsızdı. Bu imkânsızlığa inat hırslandı, daha güçlü asıldı pedallara. Yokuşu indi, yokuşu çıktı. Önce aynı tabelanın sonra da aynı evin önünden geçti. Yokuşu tekrar indi, yokuşu tekrar çıktı, farklı yollara saptı ama yollar tekrar ve tekrar, sanki hareket edip birleşiyorlarmış gibi onu her defasında hep aynı yere, Albay’ın evine çıkarttı. Üstelik o bir çift göz artık yalnızca yoldan gelip geçen birini değil artık onun çaresizliğini de görüyordu. Yavan bir sineğe tuz eklemekten farksızdı bu örümcek için. Keza dokuzuncu turunu atan Timuçin’de hem öfkeden hem de yüzünü yakan terinin tuzundan kıpkırmızı kesilmişti. Onu, evin yüz metre ilerisine ve yüz metre gerisine hapseden bu döngüye tükürürcesine lanet okudu. Bir hışım indi bisikletinden ve tabelayı asılı olduğu ağacın gövdesinden söktüğü gibi dizine çarpıp ortadan ikiye ayırdı. Yere fırlattı, üzerine çıkıp tepinmeye ve çığlıklar eşliğinde parçaları tekmelemeye başladı. Avuç içi kadar bir yerde kaybolduğu için müthiş öfkeleniyor ve akıbetinin fenalığını iliklerine kadar hissediyordu. Ayakları altında parçalara bölünmüş tabelada da tek bir kelime okunabilecek kadar bütün kalmıştı
Ev.
“Ev,” diye mırıldandı Timuçin. Sıklaşmış soluklarını ve duygularını kontrol altına almaya çalışırken alnındaki teri sildi.
“Ev,” dedi tekrar fakat pek aklı başında biri gibi görünmüyordu. Her ân mümeyyiz hâlini yitirmenin eşiğinde gibiydi “Ev,” dedi son kez ve yüzüne dökülen bir tutam saçı geri atıp malum yere doğru yürümeye başladı.
Albay’ın evine vardığında, karşısındaki yolun tam ortasına geçip oturdu, bağdaş kurdu. Yüzünde meydan okur gibi bir ifade vardı ama bu pek uzun sürmedi. Saatler ilerledi, güneş ağır ağır battı ve uzaklardaki bir minarenin cızırtılı hoparlöründen okunan akşam ezanı gökyüzünde yankılandı. Öyle ki birkaç saate dallara tünerken yaprakları hışırdatan baykuşlardan ve saklandıkları çalıların içinde ötüşen ağustos böceklerinden başka ses yaratan hiçbir canlı belirtisi kalmadı. Timuçin ise her geçen saniye biraz daha üşür ve acıkırken bu soğuk gecede canlı kslmaya çalışıyordu. İhtiyaçlarını karşılamak için eninde sonunda eve girmesi gerektiğini biliyordu. Sonuna kadar direnmeye kararlı bir şekilde ısınmak için yolda volta atmaya başladı. Yetmedi, ayın puslu ışığının sunduğu azıcık imkânla yolu tekrar aştı. Yokuşu çıktı, yokuşu indi. Tabelayı parçaladığı yere vardı ama hiçbir şeyin değişmediğini görmek içinde bir şeylerin kırılmasına sebep oldu. Ayağına gelen ahşap parçasını umarsızca tekmeledi. Ayakları her adımda biraz daha güçsüzleşiyordu, evin önüne geldiğinde artık adım atmıyor yalnızca ayaklarını sürüyordu. Adımları gibi eski düşüncelerine de sahip değildi doğrusu. Burada katlanılmaz hale gelen soğuk yüzünden donarak ölmektense, perili bir evde ısınmayı tercih ederdi. Halihazırda önünde duran ve yanmaya başlayan ışıklarıyla ev, yaşanılabilir bir yer gibi görünüyordu üstelik.. Sabah, silueti gördüğü pencereden sızan sarı ışık tatlı tatlı dışarı süzülüyor, Timuçin’in de içinde bulunduğu kör karanlığı bir nebze olsun aydınlatıyordu. İçerinin sıcak olduğu, buğu yapmış iç cama üşüşen onlarca sineğin zapt edilemez kıpırtısından belliydi. Timuçin’de soğuktan sızlayan bedeninin bu sıcaklığa muhtaç olduğu dışında hiçbir şey düşünemeden eve doğru yöneldi. Ağır bahçe kapısını hiç zorlanmadan açtı. Paslı demir inleyince, irkilen bir kuş uyukladığı daldan havalanıp başka bir dala kondu. Süzülürcesine girdi Timuçin bahçeye, eşek dikenlerinin ve eğrelti otlarının arasından rahatlıkla geçti. Kendi evinin verandasını çıkar gibi çıktı basamaklardan. O çıktıkça ay biraz daha saklandı bulutların ardına. İri tokmaklı ev kapısını hafifçe iteklediğinde, misafirperver birisi Timuçin’i karşılıyormuş gibi kapı hemencecik açıldı. Ay ışığının son kırıntılarında Timuçin’in eve girdiği ve kapının ardı sıra kapandığı görüldü. Siluetin göründüğü camdaki ışık da sönünce, etraf bir mezar gibi zifiri karanlığa gömüldü.



