Acı yalnızca fiziksel bir şey midir, yoksa insanın ruhunun acıması da bir metafordan mı ibarettir?
Bana göre acı, fiziksel ağrının çok ötesindedir. Bir yerin ağrır, ağır bir ameliyat geçirirsin; uyuşturucu bir iğne, en azından çoğu zaman, acını dindirir. Dindiremediği ağır fiziksel acılar için söyleyecek sözüm yok. Peki ya ruhsal acılar? İnsanın ruhunun sızlaması nasıl geçer? Bir psikologla mı, psikiyatrik ilaçlarla mı?
Fiziksel acı diner de ruhsal acı gerçekten diner mi?
Bana kalırsa ruhsal acı geçmez, yalnızca biçim değiştirir. Bazen kalbini ağrıtır, bazen ruhunu emer. Sen geçtiğini sanırsın; sonra küçücük bir gelişme, önemsiz gibi görünen bir ayrıntı, hiç beklemediğin bir anda yeniden acıtır seni. Demek ki geçmemiştir. Belki de yalnızca sessizleşmiştir.
Her insanın doğasında vardır ruhunun acıdığı bir yer. Geçmesi için dualar ettiği, yalvardığı, bir an önce kurtulmak istediği bir yara… Sonra bir gün gelir, o acı hafifler. İnsan, bir zamanlar geçsin diye her şeyini verebileceği o acıyı artık hatırlamaz bile.
Ama bazen geçmesini istemezsin.
Evet, yanlış okumadın. Bazen acıyan yanının iyileşmesini değil, olduğu gibi kalmasını istersin. Peki, neden?
Çünkü bu yalnızca sevdayla, aşkla ilgili değildir. Ailevi bağlarda da vardır, dostluklarda da, hayatına dokunmuş herhangi bir insanda da… Bazen insanı yaralayan şey, aynı zamanda onun en güzel hatıralarını saklar.
Ben kendi acımın ne olduğundan bahsetmeyeceğim. Yalnızca şunu söyleyebilirim: Acı çekersin. Kalbin ağırlaşır, ruhun daralır. Ne yediğinden tat alırsın ne gezdiğin yerden. Hayata karışmak bile anlamsızlaşır. Yine de yaparsın bazı şeyleri. İstediğin için değil, yapmak zorunda olduğun için… Belki de hâlâ hayatta olduğunu kendine kanıtlamak için.
Bende de durum biraz böyle.
Acımı seviyorum.
Neden mi? Çünkü acıyan yanım, mutlu günlerimden hatıralar taşıyor. O hatıraları anımsarken yüzüm gülümsüyor. Bir anlığına geçmişe dönüyor, yaşadığım güzellikleri yeniden hissediyorum. Fakat hatıra sona erdiğinde yüzümdeki gülümseme de siliniyor; kalbim yeniden ağırlaşıyor.
Sanırım insanın zihninin bir köşesinde, kendisine hem mutluluk hem de acı veren biri vardır. Onu hatırlamak güzeldir ama hatırlamanın bedeli ağırdır. Çünkü bazı insanlar geçmişte kalmış olsalar bile, onlarla yaşadıklarımız hâlâ içimizde yaşamaya devam eder.
Bazen insan, acıyan yarasının ötesine geçemez. Çünkü ilerlerse yaranın yeniden kanayacağından korkar. Oysa yaralar da hayat gibidir; kanar, kabuk bağlar, iyileşir. Ama geriye mutlaka bir iz bırakır. Üstelik o iz, derinin en savunmasız yeridir. Dokunulduğunda yeniden sızlayabilir.
Hayat işte… Kiminin doğrusu, diğerinin yanlışıdır.
İnsan bazen gülmeyi bile anlamsız bulur. Gülersin; belki güzel bir şey olmuştur, belki bir anlığına her şeyi unutmuşsundur. Aradan on saniye geçer ve birden içine düşersin. Kendine şu soruyu sorarsın:
Ben güldüm ama acım hâlâ orada.
İşte o zaman anlarsın: İnsan bazen mutluluğuna bile yabancılaşır. Çünkü içindeki acının varlığını unutmak, onun gerçekten yok olduğu anlamına gelmez.
Aşılmaz duvarların da bazen bir amacı vardır. İnsan bekler. Çünkü bilir ki yeniden doğması gerekir. Eski hâliyle devam edemeyeceğini, bazı şeylerin değişmesi gerektiğini anlar. Fakat yeniden doğduğunda acısının hâlâ orada olup olmayacağını bilemez. Ya da o acının üzerini örtecek yeni duyguların, o duyguları yeniden hissettirecek insanların karşısına çıkıp çıkmayacağını…
Belki de insanı en çok yoran, tam olarak bu bilinmezliktir.
Bazen yeni bir yol bulursun. Hatta bulduğun yolun doğru yol olduğunu da bilirsin. Ama bu kez başka bir soru belirir zihninde:
Ya bu yola çıkarsam geçmişimi orada bırakmak zorunda kalırsam?
İnsanın kendine sorabileceği en zor sorulardan biridir bu. Çünkü herkes geçmişinden kurtulmak istemez. Bazı insanlar, geçmişlerinin kendilerine yaşattığı acılara rağmen o geçmişi yanlarında taşımayı seçer. Zira acının özünde, bir zamanlar yaşanmış en mutlu anlar saklı olabilir.
Peki, o anıları yaşatan insan yeni yolunda da olacak mıdır?
Meçhul.
İnsanı yoran da budur işte: Ne olacağını bilememek, bir ihtimalin içinde yaşamak, ne tamamen vazgeçebilmek ne de bütün kalbinle umut edebilmek.
Belirsizlik, acının en kötü biçimidir.
Çünkü acı bazen biter, gider; geriye yalnızca izi kalır. Bazen de kendini tekrar tekrar yeniler. Tam iyileştiğini düşünürken yeniden ortaya çıkar, eski yarayı tazeler. İnsan her defasında aynı yerden kanar ama bu kez kanayan yerin kendisi değil, hatıralarıdır.
Bazen bir şeyi çok istersin. Onun için doğru zamanın gelmesini beklersin. Zamanı geldiğinde ona kavuşacağını umarsın. Fakat bir yandan da o gün geldiğinde istediğin şeyin artık orada olmamasından korkarsın.
İşte insanın yaşayabileceği en acı durumlardan biri budur: Bir gün gerçekleşeceğine inandığın bir şey için sabretmek ama gerçekleştiğinde ona sahip olup olamayacağını bilememek.
Kesinlik keskindir. Canını yakar, derin bir yara açar. Fakat zamanla o yara kabuk bağlar. Ne kadar zayıf olursa olsun, insan o kabuğun altında bir iyileşmenin başladığını bilir.
Belirsizlikse insanı açık yarayla bırakır.
O yara enfeksiyon kapabilir, her dokunuşta biraz daha büyüyebilir. Bazen insan düşünmekten kendini alamaz; her düşünce yarayı biraz daha derinleştirir. Bir noktadan sonra acının sona ermesini değil, kendisinin sona ermesini diler. Yeter ki artık hissetmesin, yeter ki zihni bir an olsun sussun.
Fakat insanın içinde, onu hayata bağlayan şeyler de vardır. Ailesi, dostları, kendisine ihtiyaç duyan insanlar… En yaralı hâlindeyken bile onlara iyi bakmak ister. Kendi içindeki fırtınayı kimseye göstermeden başkalarının hayatını güzelleştirmeye çalışır.
İster en başarılı insan ol, ister hayatında istediğin hiçbir şeyi elde edememiş ol; içindeki yara kapanmadığı sürece bazı başarılar sana eksik gelecektir. Çünkü geride bıraktıkların, bazen gelecekte kazandıklarının mutluluğunu bile senden alır. Bir şeyi başarırsın ama onu paylaşmak istediğin kişi yanında değildir. Bir yere varırsın ama oraya onunla birlikte ulaşamamışsındır. Ve bütün o başarıların ortasında, insanın içine sessizce yerleşen o eksiklik büyür.
İşte o zaman düşünürsün:
İnsana yara açanlar, hayatlarına nasıl bu kadar yarasız devam edebiliyor?
Bazen hayatı sorgularsın. İnsanların açtıkları yaraları nasıl bu kadar kolay ihmal edebildiklerini, bir başkasının hayatında bıraktıkları izleri nasıl görmezden gelebildiklerini anlamaya çalışırsın. Onlar için birkaç kelimeden, birkaç davranıştan ibaret olan şeylerin, bir başkasının dünyasında nasıl büyük yıkımlara dönüşebildiğini düşünürsün.
Sonra belki de en yaralı insanların kurabileceği en sessiz, en merhametli cümleyi kurarsın:
Bana açılan yara sana açılmasın.
Çünkü insan, kendisine yapılanın başkasına yapılmasını istemek zorunda değildir. Kendi acısını başkalarının acısına dönüştürmek, yarasını başkalarının bedeninde yeniden açmak zorunda değildir. Belki de iyileşmenin ilk adımı, insanın kendisine yapılanı başkasına yapmamayı seçmesidir.
Bana kalırsa olması gereken de budur.
Bana yara açan insan mutlu olsun isterim. Hayatı güzel geçsin, yüzü gülsün, karşısına güzel insanlar çıksın. Bunu, bana yaşattıklarını unuttuğum için değil; bir başkasının da aynı şeyleri yaşamasını istemediğim için dilerim.
Belki de insan, en çok acıdığı yerden öğrenir merhameti.
Dilerim, o insanın hayatı yarasız, geçmişi güzel, geleceği huzurlu olsun. Bana yaşattıklarını bir başkasına yaşatmasın. Benim içimde bıraktığı iz, onun başka birinin hayatında açacağı yeni bir yaraya dönüşmesin.
Çünkü bazı yaralar kapanır, bazıları yalnızca sessizleşir. Bazı acılar unutulur, bazılarıysa insanın içinde bir ömür boyu yerini korur.
Ve belki de mesele, bütün acıların geçmesi değildir.
Belki mesele, acılarımızın bizi dönüştürdüğü insan olmaktır. Bir zamanlar canımızı yakan şeylere rağmen başkasının canını yakmamayı başarabilmek… Kendi içimizde taşıdığımız karanlığa rağmen bir başkasının hayatına ışık olabilmek…
Belki de gerçek iyileşme budur.
Çünkü insanın içinde kalan her yara, bir başkasında yeniden açılmak zorunda değildir.


