Sabahın altısında, mahallenin fırınından yükselen taze ekmek kokusu sokağın rutubetine
karıştığında, Zehra bahçedeki ahşap sandalyeye her zamanki gibi yerleşmişti. Dizlerinin üzerine
serdiği ince basma örtünün üstünde bir portakal soyuyordu. Bıçağın kabuğa her dokunuşunda çıkan
o hafif cızırtı, sokağın tek ses kaynağıydı.
Yan komşunun sarman kedisi tüy yumağı halinde sandalyenin altına sokuldu. Zehra portakalın ilk
dilimini soyarken gözü karşı kaldırımda duran mavi kapılı eve takıldı. Kaç yıl olmuştu o kapının
kolu tutulmayalı? Beş mi, sekiz mi? İnsan yalnızlaştıkça zamanı takvimle değil, nesnelerin
üzerindeki toz tabakasıyla ölçmeyi öğreniyordu.
Sokaktan geçen çöp kamyonunun gürültüsü araya girdi, sonra yine o derin naiflik çöktü mahalleye.
Zehra elindeki portakal kabuğunu burnuna yaklaştırdı. Çocukluğunda, ananesinin soba üstüne
koyduğu kabukların kokusu geldi burnuna. Bir anlığına kendisi de o günlerdeki gibi küçüldü;
salıncakta sallanırken dizini kanattığı ve hiç ağlamadığı o öğleden sonraya döndü. Yalnızlık dediğin
şey, aslında büyümenin ve kimseye acıyor; diyememenin toplamı değil miydi zaten?
Elindeki son dilimi de kedinin önündeki tabağın yanına bırakıp ayağa kalktı. Şehir uyanıyordu ama
onun içindeki o kırılgan, ince sızı çoktan kendi köşesine çekilmişti bile.
Zehra sandalyenin gıcırtısıyla doğruluğunda, basma örtünün kıvrımlarına doluşan portakal
kabukları yere saçılmadı; sanki o küçük turunçgil birikintisi, yaşanmışlığın sokağa bıraktığı son
imzaydı. Ahşap masanın üzerindeki paslı çaydanlık hafif hafif tütmeye başladığında, karşı
kaldırımdaki mavi kapının gıcırtıyla aralandığını fark etti.
Yıllardır kilitli duran o tahta kanat, sabahın ilk ışıklarında usulca geriye doğru kaydı. İçeriden,
sokaktaki rutubet kokusundan çok farklı, eski kâğıt ve kurutulmuş lavanta karışımı bir koku süzüldü
dışarıya. Mavi kapının eşiğinde, omuzlarına bol gelen gri bir hırka atmış, saçlarında gümüş teller
parıldayan yabancı bir adam belirdi. Adamın elinde, köşeleri aşınmış deri kaplı kalın bir defter ve
pirinç bir anahtar vardı.
Sarman kedi, sandalyenin altındaki sıcak yerinden doğrulup gerindi; sonra hiç tereddüt etmeden,
yıllardır kapalı olan o eşiğe doğru adımladı. Adam, kedinin bu rahatlığına gülümsedi. Bakışları
sokağın karşı tarafındaki ahşap sandalyeye, Zehra’nın elindeki portakal kokulu parmaklara takıldı.
Ne adam bir söz söyledi ne de Zehra adını sordu. Bazen zaman, sokağın üzerindeki tozu almak için
bir yabancının adımlarını seçerdi. Adam eşiğe oturdu, defterini dizlerinin üzerine açtı ve cebinden
çıkardığı kurşun kalemi kâğıda bastırdı. Kalemin çıkardığı o ince tırmalama sesi, az önce portakal
kabuğuna değen bıçağın tınısına karıştı.
Zehra mutfağa geçip iki kafeinsiz çay doldurdu ince belli bardaklara. Tepsiyi eline alıp sokağı
geçtiğinde, yıllardır biriken o sessiz toz tabakası ilk kez rüzgâra kapılıp dağıldı.
İki yalnız insan, bir sarman kedi ve sabahın erken saatinde rüzgârın taşıdığı taze portakal kokusu…
Büyümek belki de kanayan dize bir bandaj aramak değil, bir başka yaralı dizin yanına sessizce
oturabilmekti.
Pirinç tepsinin buğulu bardaklarla çıkardığı tıkırtı, mavi kapının önündeki taş basamakta yankılandı.
Zehra , tepsiyi adamla aralarındaki boşluğa, hafifçe yosun tutmuş mermerin üzerine bıraktı.
Bardaklardan yükselen sıcak buhar, sabahın soğuk rutubetiyle buluşunca ince beyaz bulutçular
oluşturup dağıldı.
Adam elindeki kurşun kalemi defterin ortasına koyup kapağını kapattı. Deri kapağın üzerindeki
girintilerde, tıpkı mavi kapının ahşabında olduğu gibi yılların bıraktığı derin çizgiler vardı. Başını
kaldırıp baktığında, gözlerindeki yorgunluk Zehra’nın hiç yabancısı olmadığı türdendi; çok
konuşmuş ama hiç anlaşılamamış insanların gözlerindeki o çökelmiş gölge.
Taze demledim, dedi Zehra. Sesi, uzun süre kullanılmamış bir kapı anahtarı gibi hafifçe pürüzlü
çıktı önce. Sonra toparladı. Bu sokakta sabahın bu saatinde çay içmezsen, rutubet kemiklerine
işler.
Adam hafifçe tebessüm etti. İnce belli bardağı çay tabağıyla birlikte kavrarken parmak uçlarının
kızardığı görüldü. Sokağın kokusu değişmiş, dedi. Sesi kısık ama derindi, kelimeleri tane tane
seçiyordu. Eskiden burada sadece denizden gelen tuzlu rüzgâr ve fırının odun kokusu olurdu.
Bardağı burnuna yaklaştırıp derin bir nefes aldı. Şimdi taze portakal kabuğu kokuyor.
Sarman kedi, adamın bacağının kenarına iyice sokulup mırıltısını artırdı. Adam serbest kalan eliyle
kedinin kulağının arkasını okşarken, bakışları sokağın yukarısındaki fırının bacasına kaydı.
On sekiz yıl oldu, diye devam etti adam, Zehra’nın sormadığı ama yıllardır cevabını sakladığı o
soruyu yanıtlar gibi. İnsan doğduğu yere dönünce, bıraktığı evi bulacağını sanıyor. Oysa ev
dediğin duvarlar değilmiş; arkada bırakılanların sessizliğiymiş.
Zehra kendi bardağını eline aldı. Camın sıcaklığı avuç içlerine yayılırken, yıllar önce o kapıdan son
kez çıkan genç adamın silüeti canlandı hafızasında. Zaman ne kadar çok şeyi götürmüştü ama ne
kadar az şeyi değiştirebilmişti aslında.
Geçmişin tozu çabuk kalkmaz, dedi Zehra karşıdaki kendi küçük bahçesine, ahşap sandalyenin
dibindeki portakal kabuklarına bakarak. Üfleyerek temizleyemezsin. Bekleyeceksin. Yağmur
yağacak, rüzgâr esecek… Bazen de bir bardak sıcak çay yetecek o tozu bastırmaya.
Sokağın başından fırıncının çırağı göründü; elindeki ahşap kasalarda yeni çıkmış taze simitleri
taşıyordu. Çocuk, mavi kapının eşiğinde yan yana oturan iki kişiyi görünce adımlarını yavaşlattı,
şaşkınlıkla baktı. Yıllardır kilitli duran bir kapının açılışına şahit olmak, o sokak için küçük bir
mucize gibiydi.
Çırak yanlarından geçerken Zehra seslendi: Bize iki sıcak simit ver bakalım, Hasan.
Çırak çıtır çıtır, dumanı üstünde iki simidi tepsiden alıp uzatırken gülimsedi. Sokağın o derin,
kırılgan naifliği bu kez yalnızlığın ağır yükünü değil; paylaşılmış bir sabahın hafifliğini taşıyordu.
Mavi kapı hâlâ açıktı, rüzgâr içeriye taze ekmek ve portakal kokusunu üflemeye devam ediyordu.
Sıcak simitlerin susamı, taze çayın buğusu ve portakal kabuklarının o keskin kokusu, sokağın
rutubetini tamamen dağıtmıştı.
Adam simitten küçük bir parça koparıp kedinin tabağına koydu, sonra çayından bir yudum aldı.
Yıllardır kapalı kalan mavi kapının arkasındaki o karanlık ev, içeriye dolan sabah ışığıyla birlikte
yeniden nefes almaya başlamıştı sanki. Zehra , elindeki bardağın son yudumunu içerken göğsündeki
o eski, tanıdık sızının yavaşça hafiflediğini hissetti. Yalnızlık bitmemişti belki ama biçim
değiştirmişti; artık tek başına taşınan ağır bir yük değil, bir başka insanla sessizce paylaşılan ince bir
yakınlıktı.
Şehir bütünüyle uyandı. Sokağın yukarısından ilk araba geçti, bir çocuk balkondan seslendi, fırının
bacasından çıkan dumanlar gökyüzüne karıştı.
Zehra boşalan bardakları tepsiye koyup ayağa kalktı. Adam da basamaktan doğrulup elindeki deri
kaplı defteri göğsüne bastırdı. Birbirlerine uzun uzun süslü cümleler kurmadılar; çünkü bazı
hikâyeler büyük kelimelerle değil, küçücük temaslarla tamamlanırdı.
Yarın da taze demlerim, dedi Zehra usulca.
Adam hafifçe başını salladı. Ben de bir portakal getiririm.
Zehra kendi bahçesine doğru adımlarken, sarman kedi mavi kapının eşiğine kıvrılıp sabah güneşine
karşı gözlerini yumdu. Kanayan dizlerin de, tozlu kapıların da, yıllar süren sessizliklerin de nihayet
iyileşebileceği o gün… tam da böyle bir sabahta başlamıştı.

