Hayat hızla akıp giderken, insanın içindeki o durmuş saatin tik takları hiç susmaz. Aynı Yerde öyküsü, metronun camına vuran solgun bir yansımadan yola çıkarak, zamanın yıkıcı hızı ile insan zihninde donup kalan o en saf anlar arasındaki derin çatışmayı gözler önüne seriyor.

Metro Yolculuğunda Geçmişin İzleri
Metro, karanlığın içinde ilerlerken camda yalnızca kendi yansıması görünüyordu. Genç adam, yüzünün solgun çizgileriyle tünelin duvarlarına vuran ışıkların birbirine karışmasını izliyordu. Her birkaç saniyede bir, sarı bir ışık yüzünün üzerinden kayıp gidiyor, ardından karanlık yeniden her şeyi yutuyordu. Sanki dünya, ona kendisini göstermekten vazgeçmiş; yalnızca aralıklarla birkaç görüntüyü hatırlatmak istiyordu.
Sonra tren tünelden çıktı.
Dışarıda, geniş ve soluk bir gökyüzü uzanıyordu. Bulutlar ağır ağır yer değiştiriyor, batmak üzere olan güneşin son ışıkları uzak binaların camlarında parlıyordu. Fakat gökyüzünün altında her şey başka bir hızda hareket ediyordu. Evler birbiri ardına beliriyor, balkonlar, çatılar, bacalar gözünün önünden geçip gidiyor; ağaçlar bir anlığına yeşil birer gölgeye dönüşerek geride kalıyordu. Bir yol ayrılıyor, başka bir yol başlıyor, duvarların yerini boş arsalar, boş arsaların yerini yarım kalmış binalar alıyordu. Bütün bunlar, görünmez bir elin dünyanın yüzünü durmadan değiştirmesi gibiydi.
Değişen Hayatın Üzerinde Aynı Kalan Gökyüzü
Gökyüzü ise hiçbir şeye aldırmıyordu.
Bir evi yıksalar, yerine yenisini yapsalar; bir ağacı kesseler, o ağacın gölgesinde yıllarca bekleyen insanlar dağılıp gitse, gökyüzü aynı genişlikle orada kalacaktı. Belki rengi değişecekti, bulutları dağılacak, ışığı azalacaktı; ama bütün bunlar bile onun yerinden kıpırdamadığı gerçeğini değiştirmeyecekti. Altında hayatlar başlayıp bitecek, sokaklar eskiyip yenilenecek, insanlar birbirlerine kavuşup birbirlerini unutacaktı. Gökyüzü bütün bu hikayelendirin üzerinde sessizce bekleyecekti.
Pencere Önü
Genç adam alnını cama biraz daha yaklaştırdı. Dışarıdaki manzara hızla akıyor, camın ötesinde beliren her şey henüz tanımamadan kayboluyordu. Bir bahçeyi görmek için başını çevirmesi yetmiyordu; bahçe çoktan geride kalmış oluyordu. Bir evin penceresinden aşağıya sarkmış birini fark ediyor, o evin içinde nasıl bir hayat olduğunu düşünmeye başlayamadan kendisini başka bir sokağın önünde buluyordu. Annesinin sesi kulağında çınladı bir anda; “Oğlum sarkma öyle aşağıya, düşeceksin!” 9 yaşındaydı. Okuldaki en yakın arkadaşı Aykut, ailesi ile iki gün önce aynı apartmana taşınmıştı. Hem de alt katlarına. Öyle heyecanlıydı ki, yediği çikolatanın yarısını ona camdan verebilir mi acaba diye deneme yapıyordu. Çünkü günün istedikleri saatinde, ailelerinden izin almalarına ve hatta izin vermezlerse diye korkmalarına gerek kalmadan zamansız iletişim kurabilecekleri bir yer olacaktı bu pencere onlar için. Ne mektuplar yazdılar, ne atıştırmalıklar yediler, ne dedikodular yaptılar o pencerede. Onlara dünyanın geri kalanından ayrı bir yer sunuyordu burası.
Belki de en çok bu yüzden seviyordu o pencereyi. Dünyanın geri kalanında her şey büyüklerin koyduğu kurallara göre yaşanırken, orada zamanın nasıl geçeceğine kendileri karar verebiliyorlardı. Birbirlerine anlatacakları şeyler hiç tükenmeyecekmiş, o pencerenin önünde geçirilen öğleden sonralar hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Oysa günler geçiyor, mevsimler değişiyor, çocuklukları farkına bile varmadıkları bir hızla geride kalıyordu.
Aynı Yerde Aynı İnsanlar
Metro, bir virajı dönerken hafifçe sarsıldı. Genç adamın omzu cama değdi. Dışarıda, az önce gördüğü apartman çoktan kaybolmuştu. Yerinde başka evler, başka pencereler vardı. Birinin ardında bir çocuk gülüyor, bir başkasında bir kadın perdeyi kapatıyordu. Hepsi birkaç saniyeliğine hayatına dokunup sonra gözden kayboluyordu.
Ancak insan da böyleydi belki. Bir şeyin içindeyken onun ne olduğunu anlayamıyor, anlamaya başladığında ise çoktan uzaklaşmış oluyordu.
Bunu ilk kez düşünmüyordu. Uzun zamandır, hayatının bir yerlerde kendisinden habersiz ilerlediği duygusuyla yaşıyordu. Sabahları kalkıyor, aynı sokaklardan geçiyor, aynı insanlara benzer cümleler söylüyor, akşamları evine dönüyordu. Günler birbirini kovalıyor, haftalar ayları, aylar yılları sessizce geride bırakıyordu. Dışarıdan bakıldığında hayatı da hareket naklindeydi. Bir yere gidiyor, bir şeyler yapıyor, zamanla birlikte değişiyordu. Oysa kendi içinde, çok önceden durmuş bir saatin karşısında bekliyordu sanki.
Bazı şeyler vardı ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, ilk yaşandıkları andaki yerlerinde duruyorlardı. Söylenmemiş bir cümle. Bir kapının kapanma sesi. Geri dönüp bakmayan birinin omuzları. O günün akşamında gökyüzünün hangi renkte olduğunu bile hatırlamıyordu artık; ancak o an içinde oluşan boşluk, bütün ayrıntılarıyla hâlâ oradaydı.
Dededen Kalan Hatıralar
Metro, bir süre sonra dalları gökyüzüne doğru genişleyen kocaman bir çınar ağacının gölgelediği parkın yanından geçti. Ağacın gövdesi, çevresindeki bütün yapılardan daha yaşlı, daha sabırlı görünüyordu. Altında birkaç bank, çimlerin üzerine bırakılmış bir top, gölgede oturan iki insan vardı. Güneşin altında kalan çimenler… Yeni biçilmiş olduğunu düşündü. Çünkü o an, yıllar önce dedesinin bahçesinde duyduğu o keskin yeşil kokuyu hatırladı.
Dedesi geldi aklına.
Bazı kokuların insanı yıllar öncesine götürmek için bir kapıya, bir fotoğrafa ya da söylenmiş bir söze ihtiyacı yoktu. Çimen kokusu da onlardan biriydi. Ne zaman duysa, kendisini dedesinin yanında bulurdu. Sanki zaman, onun için bütün yolları kapatmış ama bu küçücük geçidi açık bırakmıştı.
Bir yaz günüydü. Güneş, bahçenin üzerine ağır ağır yayılıyor, çimlerin üzerinde biriken sıcaklık havaya karışıyordu. Dedesi bahçedeki sandalyelerden birine oturmuştu. Üzerinde mavi bir kazak vardı. Mavinin ona bu kadar yakışmasına o zamanlar pek anlam verememişti; insanın üzerinde bir rengin bu kadar doğal durabileceğini, sanki o renk yıllardır yalnızca onun için varmış gibi görünebileceğini düşünmemişti. Şimdi hatırladığında, o kazağın rengini bile bütün canlılığıyla görebiliyordu.
Mavi Renk Aynı Yerde Mi?
Bir de gözleri vardı.
Ela gözleri, güneşin altında bazen yeşile, bazen kahverengiye çalan bir renkteydi. Ama ışık değiştikçe, sanki içlerinde başka bir renk beliriyor, o tanıdık ela giderek derinleşip laciverde dönüşüyordu. Belki de çocuk aklıyla böyle görüyordu. Belki de yıllar, hatırasına biraz renk katmıştı. Ancak ne fark ederdi? O gözler hangi renge bürünürse bürünsün, içlerinde hep aynı şey vardı: insanın kendisini olduğu gibi kabul edilmiş hissetmesini sağlayan, hiçbir karşılık beklemeyen koca bir sevgi.
Dedesi ona baktığında, dünyada kendisinden daha önemli bir işi yokmuş gibi gelirdi. Söylediklerini dinler, anlattığı en önemsiz şeylere bile güler, bazen hiçbir şey söylemeden yanında otururdu. O zamanlar bu sevginin hep orada olacağını sanmıştı. Tıpkı yazların yeniden geleceği, çimlerin her bahar tekrar yeşereceği, akşam olduğunda gökyüzünün yavaşça kararacağı gibi.
Aslında insan, kendisine hiç eksilmeyecekmiş gibi verilen şeylerin kıymetini ne zaman öğrenirdi?
Dedesi yanındayken onu ne kadar sevdiğini söylemiş miydi, hatırlamıyordu. Belki söylemişti. Belki bir çocuğun sevgisini göstermesinin yeterli olduğunu sanmış, kelimelerin de bir gün tükenebileceğini düşünmemişti. Cips paketinin içinden bir tane cipsi alıp dedesine vermek belki de sevgisini ifade etme şekliydi. Şimdi, o günlerden geriye kalan her şeyi bir araya getirebilse, dedesinin mavi kazağını yeniden giydirebilse, gözlerini bir kez daha görebilse, ona yalnızca bir cümle söylemek isterdi.
Bu kadar sevildiğini bilmesini isterdi.
Metro İlerlerken
Metro ilerledi. Çınarın gölgesi, parkın sınırları, çimenlerin yeşili geride kaldı. Genç adam başını camdan ayırmadı. İçinde, yıllardır aynı yerde duran o eski sızı yeniden kıpırdamıştı. Çimen kokusunu duyduğu her yerde dedesini hatırlayacağını biliyordu; ama artık bu hatırlayışın içinde, kokunun kendisinden daha uzun yaşayacak bir şey vardı: zamanında söyleyip söylemediğinden bile emin olamadığı o sevgi.
Dışarıda gökyüzü hâlâ aynı yerdeydi. Çınar ağaçları, parklar, insanlar ve onların birbirlerine söylemeye fırsat bulamadıkları sözler onun altında değişip duruyordu.
Belki de insanın zihni bu yüzden gökyüzüne benziyordu. Üzerinden bunca şey geçmesine rağmen kendisini değiştirmeyen, her yeni görüntüyü eski bir sessizliğin içine alan geniş ve hareketsiz bir yer. Hayat, o yerin altında durmadan biçim değiştiriyor; insanlar gelip gidiyor, hatıralar birikiyor, yüzler yaşlanıyor, yeni insanlar hayata dahil oluyor, şehirler büyüyüp gelişiyor. Ama insan, bazen bütün bunların ortasında, yıllar önce bıraktığı bir düşüncenin başında aynı yerde beklemeyi sürdürüyordu.
Tren yeniden tünele girdi.
Gökyüzü bir anda kayboldu. Camda yine kendi yüzü belirdi. Karanlık, dışarıdaki bütün evleri, yolları ve ağaçları silmişti; geriye yalnızca trenin ışıkları altında beliren o solgun yüz kalmıştı.
Genç adam bir süre kendisine baktı. Sonra gözlerini kapattı.
Gökyüzü Aynı Yerde
Tren ilerliyordu. Bunu, rayların altında düzenli aralıklarla yankılanan sesten anlayabiliyordu. Şehir de ilerliyor olmalıydı; bir yerlerde insanlar evlerine dönüyor, pencereler aydınlanıyor, ağaçlar rüzgarda sallanıyordu. Birileri birine ilk kez dokunuyor, birileri son kez veda ediyor, birileri yıllardır beklediği haberi alıyordu.
O ise aynı düşüncenin içinde, aynı gökyüzünün altında, hâlâ bir türlü geçemediği o yerdeydi.
Ve tren, bütün bunlardan habersiz, bir sonraki ışığa doğru gidiyordu.
Hoparlörden bir sonraki istasyonun adı duyulduğunda genç adam gözlerini açtı.
Bir anlığına yüzündeki ifade değişti. Yıllardır zihninde dolaşıp duran bir düşünce, ilk kez bir yere varmış gibiydi.
İstasyona birkaç saniye kalmıştı.
Ayağa kalktı, montunun cebine elini attı ve katlanmış küçük bir kağıt çıkardı. Kenarları yıpranmış, kat izleri neredeyse silinmişti. Kağıdı açmadı. Üzerinde ne yazdığını ezbere biliyordu.
Yıllar önce, bir daha dönmeyeceğini düşünerek ayrıldığı o adres.
Kapılar açılmadan önce son kez camdaki yansımasına baktı. Yüzü hâlâ aynı yüzdü; ama bu kez bakışlarında, uzun zamandır orada olmayan bir kararlılık vardı.
Bu kez inmesi gerekiyordu.
Bir önceki yazımı da buradan okuyabilirsiniz. → Adaletin Sessiz Kaldığı O Yer
Farklı yazılarımı buradan okuyabilirsiniz. → https://rotasizmasallar.blogspot.com/


